Cuma, Eylül 08, 2006



bunlardan biri olabilir. özellikle kedi ya da domuzlu olan.
ah bi çalar saat alsam... her şey yoluna girecek.
dünden beri her yerde arıyorum. budun dakiler dandik çıktı. zırlamıyo bipliyolar. gerçek görünümlü sahte şeyler istemiyorum ben. sahte görünümlü sahtelerden alırım sahte bişey istesem. zırlayanları da var evet ama çok pahalı. bu gün tam istediğim gibi bi tane gördüm aslında. çok güzeldi. ama 35 milyondu. pahalı geldi. ama çok güzeldi. gümüş rengi ve pembeydi. üstelik edebiyle zırlıyodu. o kadar taktım ki bu saat meselesini sembol kafedeki fal seansından sonra nişantaşından eve kadar ne kadar saatçi ya da kırtasiye görsem girip saat sordum.
okullar açılıyo diye midir nedir, kimisi çalar saat kalmadı dedi, kimisi de çalar saat die bana dandik bipbipleyen vikvikleri gösterdi.
az sonra buraya ultimate çalar saatimin resmini koyacağım bulup. evet.
içimde derin bi sıkıntı var. saatlerce acıklı şarkılar dinleyerek solitaire oynamak istiyorum. neden bilmiyorum. çok yorucu bi haftaydı. günde 4 kere anneme iğne yapmak zorunda olmak da cabası. avşar gitti. ırmak gitti. yemek yapıp annemin etrafında pervane olmak suretiyle geçiyor gündüzlerim. yoruldum. sıkıldım. o da yoruldu ve sıkıldı. bi insan bi sene içersinde bu kadar fazla yerini kırarsa, 3 ay eve mahkum olursa, sıkılır tabi.
uf ama yani yapmam gereken bir sürü şey var ve günün sonunda hiç birine gücüm kalmıyor.

üstelik zaten konsantrasyon sorunu yaşarken yarım saatte bir gelen "burcuuuu" "dudiiiii" sesleri arasında odaklanmak pek kolay değil.
ayrıca
ayırmaya kalkanı terlikle döverim.
ayrıca volkan bu kalp seni unutur muuu derken bu dünyadaki en öpülesi surata sahip oluyor. bunu da blogseverlerle paylaşmak ve sevdiceği utandırmak istedim.
sahibinin sesi çok şahane bi yer. eskiden de çok severdim zaten ama, hayatımın bir dönemine damgasını vurmuş bulunan ve bir yaz boyunca evimden fala zaman geçirip bütün çalışanlarıyla muhabbet kurduğum exit in yerine açılmış olması daha da sevilesi bir yer yaptı orayı. volkanla iki farklı anı dünyası kesişmiş gibi. exitte görüşmemiz, benim fotoğrafını çekmem 6-7 sene öncesi. sahibinin sesinde oturmamız, bakışmamız, taksimdeki ilk gecemiz ise 15 ay öncesi.

ama işte başka anılar yaratılıyor durmadan. eski türkçe şarkılar, artık bu dünyada olmayan insanların seslerinden dökülüyor. o şarkıların her birinde binbir anım var benim üstelik. ağladığım, güldüğüm, homurdandığım, kızdığım şarkılar. ama şimdi yalnızca şarkıyı söyleyerek ve mutlu hissederek sevgilimin gözlerine baktığım şarkılar.

sahibinin sesi böyle bir yer işte benim için.

anılar var olmaya devam ediyor. ve anılar yaratılıyor.

Perşembe, Eylül 07, 2006

geçen sene sitemeter sayesinde linkini bulduğum, blogumun eski bir takipçisi, sabancı üniversitesinden mete beyin arkadaşı esra hanımın blog adresine ulaşmaya çalışıyorum. yardımcı olabilecek birileri var mı?

Çarşamba, Eylül 06, 2006

kendime çalar saat almak istiyorum.sanki kendime bi çalar saat alırsam, bütün programsızlığım ve çalışmama durumum sona ericekmiş gibi geliyor. ama sıradan bir çalar saat istemiyorum.budun design daki çalar saatlerden istiyorum. en şirin olanlardan. ama öle inek sesi falan çıkarsın istemiyorum. edebiyle çalar saat gibi çalsın istiyorum. çalar saat sesiyle uyanırsam herşey farklı olucak gibi geliyor. cep telefonunun uyandırma servisi işe yaramıyor. çalar saat olması lazım. o zaman uykum düzene girecek ve tez yazmaya başlayabileceğim. hatta zayuflamam bile çalar saat almama bağlı. çünkü çalar saat alırsam düzene giren uykum sayesinde 12 de yatıp 8 de kalkıcam, spora gidicem. gelip kahvaltı edicem, sonra tez çalışcam, sonra mola vericem, sonra tez çalışcam sona mola vericem, sona tez çalışcam.

ama şimdi çalar saatim yok o yüzden ne uykum düzene giriyor, ne tez yazabiliyorum, ne de zayıflayabiliyorum.
rüyamın ikinci bölümünde metrodan çıkmaya çalışıyordum. osmanbey çıkışından eve gidicekmişim. sağ dizim sakat olduğu için biricik sevgilim beni almaya aşağı inmiş. o ilk hani jetonların alındığı kat böyle kocamanmış, paristeki metro istasyonları gibi, içinde de bi tane gazete bayii varmış yeşil. deli gibi yağmur yağıyomuş. volkanı görüp böyle oh diorum. sona volkan bana dioki, hürriyet insan kaynaklarında yaprak hanımla el sıkışırken fotoğrafınız çıkmış. ben böle allah kahretmesin üf falan diorum, gidip gazete bayiinden hürriyet insan kaynakları gazetesi alıyoruz. gazetede fotoğrafı arıyorum ama bulamıyoruım. gazete böyle her sayfası başka başka hediyeler dolu, cep telefonlarını boyna asmak için binbir türlü şey var içinde. onlara sinir oluyorum. sona bi sayfada çeşit çeşit fırça var. onları çok seviyorum. sonra bulamıyoruz fotoğrafı sinir oluyorum ama allahtan bi sürü hediye çıktı diye de çok üzülmüyorum. bu arada çok ıslanıyoruz volkanla. merdivene binip yukarı çıkıyoruz.
bööle bitio. çok saçma bi rüyaydı aslında. ama yaprak hanımla fotoğraf kısmında kendimi çok yalaka hissettim. hem ne alaka şimdi yaprak hanım yani?
dün gece rüyamda dünyanın sonu gelmişti. herkes bu bilgiden haberdardı. bütün insanlar kendi bölgelerinde apartmanların arka kısımlarında bir yerde duruyorlardı. şöyleki: apartmanlar büyük dikdörtgenlerin kenarlarına dizilmiş gibilerdi ve arka tarafları ortak büyük bir avluya bakıyordu. herkes evinin balkonunda özel emniyet kemerli koltuklarda oturuyordu. aileler birarada olabiliyorlardı yalnızca, aile dışı bireyleri görmeye izin yoktu. bizim aile daha kalabalıktı, ben de zaten ben gibi görünmüyordum. orada oturduk emniyet kemerlerimizi bağladık ve bütün bir mahalle hep birlikte sonumuzun gelmesini beklemeye başladık.

çok salakmışız vesselam, dünyanın sonu gelio di mi? git seviş, koş, iç bişe yap yani.

Pazartesi, Temmuz 24, 2006

dizimax karakterleriyle birlikte geçirdiğim ateşlenme gecesinin ayrıntılarını bilahare yazacağım. evet.
işi bıraktım.
fiziksel olarak işe gitmiyorum. ama hala merak ediyorum işler yolunda mı diye, endişe ediyorum arada.

artık kusmuyorum, bayılmıyorum. çılgın bir ateşlenme ve görülen halüsinasyonlardan sonra neyim olduğu bulundu ve tedavi oluyorum.

mülakata girdim sonuç bekliyorum.
tezimle flört ediyorum.
ayaklarım üşüyor bir de durmadan. onu engelleyemiyorum.
son kez görüştüğünüzde bilememişsinizdir onu son görüşünüz olduğunu. yeterince sıkı sarılamamışsınızdır ona. gitme kal diyememişsinizdir. beni bırakma diyememişsinizdir. vedalaşırken söylenebilecek binlerce şeyi söylememişsinizdir çünkü yarın gene görüşürüz nasıl olsa diye düşünüyorsunuzdur o sırada, hadi olmadı öbür gün bir kahve içeriz dersiniz içinizden.bilmezsiniz ki, öyle bir yarın yok. bilmezsiniz... bilseniz daha çok bakardınız gözlerine, daha sıkı sarılırdınız ona, kokusunu öyle bir çekerdiniz ki içinize unutmamak için. bilseniz yüzünü saçlarını ellerini öperdiniz ağlaya ağlaya...onu bir daha görüp göremeyeceğinizi, belki başka bir boyutta kavuşup kavuşamayacağınızı bilmiyorsanız yapacak tek şey kalmıştır artık. ayrılırken, o veda edemediğiniz son görüşmenizde söyleyemediğiniz her şeyi yazar durursunuz, kafanıza kağıtlara... hiç iyileşmeyen bir yara olur bütün o sesler harfler aklınızda. seni seviyorum dersiniz, kendine dikkat et dersiniz, seni özleyeceğim dersiniz.sarılamazsınız, koklayamazsınız, koruyamazsınız ama.her vedayı sonmuş gibi yaşamak lazım belki de o yüzden, ayrılırken birilerinden sıkı sıkı sarılmak, koklamak, doya doya bakmak lazım sevdiklerimize.geri gelmeyecek bir an olabiliyor çünkü o veda anı, el sallayarak geçiştirdiğimiz veda etme anı, ve sonsuza kadar kanayabiliyor.
15 yaşında herkes hayatı anlar. herkes bilir insanların ne kadar yalancı, güvenilmez, ne kadar haşin olduğunu. 15 yaşında bilinmezin aralık kapılardan bize dokunmasından korkar, sırtımızı dönemeyiz kapılara. her şeyi biliriz, kendimizi tanırız. güçlü olduğumuza inanır, hayatı bildiğimize olan inancımızın verdiği güçle dimdik dururuz her şeyin karşısında.
ve sonra gerçekler çıkar karşımıza bir bir. bizim çocuksu güvenimize aldırmadan bildiğimiz her şeyi teker teker ezer geçerler. bildiğimize, çözdüğümüze inandığımız herşeyi, parçalar, çiğner ve tükürürler. insan ırkınının hazin sonunu öğreniriz.
15 yaşında küçük hayatımızın her yönünü anlarız, 25 yaşında ise hayatın asla göründüğü kadar basit olmadığını.
son dönemde bayılgan bir kişilik olarak kariyer basamaklarını hızla çıktığımdan kelli bayılmak -özellikle de tansiyon menşeili bayılmak üzere bir kaç kelam etmeyi kendime borç biliyorum. olaylar şöyle gelişiyor sayın okur:-önce tuhaf böyle baş bulanması tadında bir baş ağrısı peydah oluyor. bu baş ağrısı ilerledikçe gözlerde bir miktar odaklanma sorunu vücuda geliyor.-ikinci adımda özellikle ellerden ve ayaklardan kan çekiliyormuş gibi hissediliyor.-gözlerin önünde minik sinekçikler uçmaya başlıyor.eğer bu noktada tecrübe ile olayların farkına varabilirseniz acilen tuzlu ayran içmek soda yemek soğuk suya tabi tutulmak gerekiyor. ama yapmadınız diyelim. o zaman ise şunlar vuku buluyor:-minik sinekçikler büyük kelebekçiklere dönüşüyor.-el ayaktan kan çekilmesi hissi artıyor. elinizi ayağınızı kontrol edemeyecek gibi hissediyorsunuz.-bütün vücutta, özellikle de dudaklarda bir uyuşma hissi peydah oluyor.-kafanız ağırlaşıyor. kontrolsüzlük hissi kafaya yayılıyor. kelebekler el kadar bebelere dönüşüyorlar. kafa düşüyor gözler gidiyor ve hoş geldin karanlık.ancak kişisel tecrübelerim bayılmakla mücadele etmek gibi bir kavramında var olduğunu gösteriyor. şöyleki; tam son adımda bayılmamaya kasmak söz konusu. o karanlığa düşmemek için çabalamak, kontrolü elinize almaya ve gözlerinizi açmaya çalışmak dirayetiniz ve iradeniz ölçüsünde işe yarayabiliyor. bir noktaya tutunmaya çalışmak faydalı olabiliyor. misal son bayılmalardan birinde masadaki takvime dokunabilirsem bayılmayacağıma inanmıştım. ama heyhat parmağımı kaldırıp takvime dokunamadığımdan kelli bayılmak kaçınılmaz oldu.iyi günler ey okur, ortadoğu ve balkanların en sirkeleşmiş şarabı sağlık sorunlarından edindiği bilgileri seninle paylaşmaya devam edecek.

Cuma, Haziran 09, 2006



arkadaşlar yan da hepinizin pek muhterem sandığı volkan bey'in beni nasıl kandırdığını gösteren bir fotoğraf yayınlıyorum. evet volkan beni kandırmıştır. bana kocaman kadehlerde şarap içirip, bir nuri alço edasıyla yanaşmıştır. delilse delil, fotoğrafsa fotoğraf!

Çarşamba, Haziran 07, 2006

içim kurudu. içim. evet.
canım hişç bir şey yapmak istemiyor. gidecek yön belirsizken yürümek çok anlamsız. pek çok kişiye göre güzel bir işte çalışıyorum. aslında kimi yönlerden benim için de güzel. ama işte asıl istediğim bu değil. ve eğer tezimi bitirirsem, gerçek aşkımla aramdaki son bağda kopacakmış gibi geliyor.
yazamıyorum bu yüzden. bu yüzden beynimi satıyorum. perde yazısı, sanatçı röportajı ve kriz yönetimi haberi yazıyorum. beyin orospusu oldum ben.

ona buna vere vere bana hiç bir şey kalmadı.

kulağımdan ince ince sızıyor beynim.
morrisey geliyor bu hafta sonu. ayık olmak ve sesini dinlemek istiyorum.

Çarşamba, Mayıs 03, 2006

çalıştığımın yarısı kadar çalışıp aynı parayı alıcam. yöneticilik böle bişe sanırım. insanlar çalışıo sen bakıosun. sona sana para veriolar.