Cuma, Mart 24, 2006

dün havada çok acayip bir koku vardı. çok eskilere, hep acı ve mutsuz dönemlere götüren bir koku. yazı hatırlattığı için beni korkutan bir koku. en son bu kokuyu geçen sene duyduğumda hayatımın en mutsuz dönemlerinden birindeydim. sonra diğer zamanları düşündüm bu kokuyla beraber gelen. hep bir kayıp, bir belirsizlik, bir terk ediliş, bir yok olma isteği. akşam işten çıktığımda çok baskın bir hale gelmişti bütün bu duygular. sanki aslında yine öyle bir dönem geçirmekteymişim gibi hissediyordum kendimi. bir ağlama hissi gelip oturmuştu içime. beşiktaş mcdonaldsın önünde oturmuş tuğçeyi beklerken daha da geriye gittim. lise 2 ve lise 3 te bile aynı koku aynı hislerle beraber yaşıyordu. kulağımda liseden bana uzanan sesiyle eddie vedder indifference i söylerken iyice sinirlerim bozulmaya başladı.
sonra tuğçe geldi sarıldık. yürüdük biraz oturduk bir yere. kendimle iligili hiç bir şeyden bahsetmek istemiyordum ona, çünkü gerçekliğim sarsılmıştı. mutsuz muydum mutlu muydum kestiremiyordum. volkanla ilgili herşey yolunda mıydı gerçekten, yoksa bir gerginlik mi vardı aramızda? volkan var mıydı gerçekten? deliriyorum gibi geliyordu.

sonra telefon çaldı. 5 dakika sonra arayan gözlerle yürüyen sevgilimi gördüm boz bulanık plastikten bir duvarın ardından. yanıma geldiğinde, ona sarıldığımda, kokusunu içime çektiğimde artık biliyordum.

böylece bir çağrışımı daha yeniledik dün gece volkan'ın hiç haberi olmadan. artık o koku huzursuzluğun bitişini çağrıştıracak bana.

Salı, Mart 21, 2006

eşek kadar oldum artık. cumartesi günü çılgın kutlamalarla 27. yaş günümü kutladık. öncelikle gelen herkese çok teşekkür ediyorum. ardından da şunları söylüyorum, ahanda söledim:
geçen seneden bu seneye baktığımda hayatımın hiç tahmin edemeyeceğim yönlere gittiğini görüyorum. evet aynı kalan noktalar var kabul ama değişenler çok fazla. hiç aklımda olmayan bir işte çalışıyorum. oysa bu sene bu zamanlarda tezle boğuşup evden çıkmadan yazı yazacağımı düşünmüştüm ben. geçen sene doğum günüme uğrayıp geçen bir insan bu sene doğum günü partimin odak noktasıydı benim için, hayatımdaki yeri de hızlı bir yükselişle arttı. bütün parti boyunca gözlerimin onu araması ve her gözgöze geldiğimizde içimin sevinçle dolması geçen zamanın kısa bir özeti aslında. gözlerim hep onu arıyor ve onu her gördüğümde sevinçle doluyorum.
sonra geçen sene bu zamanlar derslerle kafayı yiyordum. bir sürü sorun vardı. şimdi işle kafayı yiyorum. yine bir sürü sorun var. değişen kafayı yediğim ve sorun olan konular sadece. sanırım bunu değişimin değişmezliği içinde algılamam gerekiyor. her şey değişiyor evet, ama hiç bir şey değişmiyor da aslında.

geriye baktığımda şu an kendimi daha güçlü, daha mutlu ve daha huzurlu hissediyorum. ama göreceli kavramlar hep bunlar.
çok zor geçen ve beni benden alan bir sene yaşadım. bu zor ve sancılı günlerde delirmemem için yanımda olan herkese çok teşekkür ediyorum. özellikle nil, çağrı, görgün, volkan ve gökçe. sizi çok seviyorum.

Cumartesi, Mart 04, 2006

güneşli bir cumartesi günü kadıköyde sevgilimin kollarında deniz güneş kokarak mırıldanmak varken, zincirlikuyu kore şehitleri caddesinin dibinde atılmaya hazır bir iş merkezinin sessiz ve soğuk odasında mahsur kalmıştım. aslında mahsur kaldığım yer bir odadan çok asla bulaşmak istemediğim insan kaynakları sektörünün ufak bir parçasıydı. ufacık yaşıma bakmadan beni işe alımla ilgili geçici bir göreve vermişlerdi. insanlar karşıma geliyor, kendilerini bana beğendirmeye ve pazarlamaya çalışıyorlardı. hepsini beğenmek ve sevmek istiyordum. hepsini işe alıp mutlu etmek istiyordum, ama yapamıyordum. bir tanesi görüşmeye gelmezse çok seviniyordum karar vermek zorunda kalmayacağım için. ama geliyorlardı. akın akın geliyorlardı. bu kadar dandik bir işe girmeye çalışan bu kadar çok insan olması, bu insanların çaresizliğini gözler önüne seriyor ve benim bir seçim yapmamı zorlaştırıyordu.

insanlar hakkında karar verecek bir mekanizma olmak istememiştim hiç bir zaman. psikolojinin teorisinde boğulmaya ve pratikten uzaklaşmaya çalışmıştım.

Pazar, Ocak 22, 2006

ayrıca güzel yurdumun biricik insanları
heri potur yazmayı tercih ediorlar harry potter yerine
ve gelip beni buluyorlar bir şekilde.
aaa üstüme iyilik sağlık anıl erkek aratıp gene beni bulmuşlar.
ayrıca yine fransada birisi kendini çok yalnız hissederken bulmuş beni. dilerim hafiflemiştir yalnızlığı.
sevgili firmakcım, taaaa fransalardan marsiyalardan ırmak sirer aratıp bendenizi bulmuşlar. selam ederim.
herkesin çocukken benzemek istediği biri var değil mi? bir süper kahraman, şarkıcı falan işte. bendeniz, etrafımdaki herkes kendisine she-raları efendime söyliyim hülya avşarları örnek alırkene, polyanna olmak isterim diye tutturmuştum. bu isteğin altında yatan neden, geniz eti ameliyatından sonra ?ameliyattan kaçmaya çalışmam, ameliyathaneyi birbirine katmam ve son olarak da ameliyat masasına işemem tamamen ayrı bir hikaye- bana alınan iyilik meleği ve polyanna kitaplarının ikisinin de aynı temayı işlemesi ve benim cılız ve mızmız bir çocuk olmam sebebiyle 2 haftayı bu iki kitabı sürekli okuyarak yatakta geçirmem diye düşünüyorum. neyse efendim, bu iki kitapta yer alan kız çocuklarının şöyle bir ortak özelliği vardı: bunlar herkesin işine burnunu sokan, böle kuşlar kelebekler böcekler tadında gezen, kızmayan sadece kırılan, böyle kalbi kırılan ama başı eğilmeyen kızcağızlardı. sürekli bir yaşlı amcaların teyzelerin gözdesi olurlar, yaramazlık yapanları uslu çocuklara dönüştürüp aile bağlarını güçlendirirlerdi. ben bu iki hanım kızımız içinden kendime nedense idol olarak polyanna?yı seçmiş idim. bu polyanna hanım kızımız, tombul yanaklı çilli suratlı, böyle sürekli tulumlar falan giyen biriydi. ?be hey gafil, bak orda şeker kız candy var, ne bilim çiçek kız var seç onlardan birini, güzel güzel kıyafetler, ince zarif beller di mi? hadi ondan geçtim, iyilik meleğindeki kız da güzelcene bişeydi, işe burun sokmak, iyilik börtü böcekliği yapmak istiyorsan onda da var hepsi, hem mutlu sonla bitiyor hikayesi di mi ama yooook, illa da en şaşkolozu olucan!- neyse, bu polyanna hanım kızımızın iyilik kisvesi altın da herkesin işine gücüne burnunu sokup, sonunda sakat kalıyordu. bendeniz, sadece hayal kurmayan aynı zamanda da bu hayalleri gerçekleştirmek için kasan biri olduğum için, polyanna?yı sadece prensipte benimsemedim. pratiğe de döktüm. bir dönem bizim sokaktaki yaşlı teyzelerin hepsi, hayatlarında görmedikleri bir kız çocuğu tarafından selamlandılar, torbaları taşınmak istendi, her birine ayrı ayrı bakkaldan bir şey ister misin teyzecim, torunlar nasıl diye soruldu. hele bir yaşlı kadın vardı, geri dönüp dönüp bana bakmasını hiç unutamıyorum. bir de tabi poşet taşıycam diye ısrar ettiğim, sonra boyum kısa olduğu için poşetlerin altı yere süründüğünden poşetlerini patlatıp yumurtalarını kırdığım bir teyze varki? neyse bu bahsi burada kapatalım.yıllar geçti sayın okur ve ben düzeldim. cılız bir kız çocuğuyken, tombul yanaklı bir insana dönüştüm. güneşte çillerim çıktı mesela. büyüdükçe, cicili bicili elbiselerden sıkılıp kadife ve kot tulumlar giymeye başladım. insanlara iyilik yapıcam işlerine burnumu sokucam diye uğraşmaktan vazgeçtim. üniversiteye girdim psikolog oldum. ya işte insan neydim değil ne olucam demeli.
dün gece mutfaktan gelen tıkırtılarla uyandım. önce annamadım noluo dedim, hala rüya mı görüyorum acaba? sonra baktım yok alenen tıkırtılar var mutfakta. babamın anneme bana hamile kaldığı zaman aldığı fuşya sabahlığı giydim. kemerini bağlarken aklıma gormenghast üçlemesindeki fuchsia groan karakteri geldi. hayır olsun deyip kafamı hafifçe eğerek salladım. sonra odadaki kitaplardan en ağırını savunma ve saldırı amacıyla kullanmak için aldım. başka bir şey alabilir miyim diye baktım önce bir ama farkettim ki odamda palyaço ve kitaptan başka bir şey yok. tam odadan çıkacaktım ki aklıma holün taş olduğu ve ayaklarımın çok üşüyebileceği geldi. kitabı bırakıp yerdeki patikleri el yordamıyla buldum ve giydim. bu esnada mutfaktaki tıkırtılar çatırtılara dönüşmüştü. serinkanlı ama hafif adımlarla mutfağa doğru ilerledim. holdeki bilgisayar masasının yanındaki sandalyeyi iterken ses çıkmaması için çok dikkatli davrandım. mutfaktaki ufak ışık yanıyordu. tam kapının önünde durdum ve portmantonun aynasından içeri bir göz attım. o sırada aklımdan portmantonun fransızca bir kelime oluşuyla ve ferfojeyle ilgili bir şeyler geçti. türkçede bu şekilde kullanılan başka kelimeler var mı diye düşünürken içerde olan biteni bu şekilde anlayamayacağımı farkettim ve kitabımı saldırı-savunma karışımı bir pozisyonda tutarak mutfağa daldım. mutfaktaki manzara bir tuhaftı. bizim hiffie, annemin sağlıklı yaşam sürdürmemize katkısı olması için aldığı cevizleri mutfak tezgahının üstüne oturmuş, kırıp kırıp yiyordu. "günaydın" dedi. "günaydın" dedim ben de. yüzündeki what took you so long ifadesini görünce içimden "seni gidi ingiliz uşağı, nerden kaldın ifadesi koysana yüzüne " dedim. sonra ağzımın içinden söylenerek tezgahın üstüne, yanına oturdum ve "ver şurdan iki ceviz havamızı bulalım" dedim.

Perşembe, Aralık 22, 2005

yukarı köşedeki banta gidip bakın dolaşın sinirlendirmeyin beni

Cuma, Kasım 11, 2005

7 ve 10 kasım tarihlerinde misafir odama konuk olan sevgili şahane biricik b. mailine cevap verdim.
seni çok özledim.
ama okuyunca da anlarsın sanırım ne kadar özlediğimi.
sen var ya.
sen sensin. bu muhteşem bişe.

Perşembe, Kasım 10, 2005

misafir odamı 7 kasım tarihinde ziyaret eden, "b" isimli mailine cevap vermem lazım gelen şahsa:
annamadım hiç bişe ben açıklamalaı rica ediorum :)
ayrıca neden aylarca yazmıorum sana ey blog ve tam da yazmamam gereken zamanda yazıyorum gene.
çok fenasın.
neden hep böyle bu işler, neden ya hiç bir şey olmaz ortada elleriniz bomboş, avuçlar havada bekler ve umarsınız, ya da tam bir şey buldum derken aynı değerde bir şey çıkar karşınıza ve ikisinin arasında kalır bunalırsınız.
seçmek ne zor şey. hep geride kalıyor bir şekilde insanın gözü.
seçemiyorsam ben ikiden birisini, ikisini de seçmemeyi tercih ediyorum ben.
seçemiyorsam biri evet bu diyerek, ikisi de doğru değil demek, benim mantığımın adı.

Cuma, Eylül 23, 2005

çaresiz olmak ne kötü şey.
kendim için değil de, başkaları için isterdim bir sihirli değnek.
bazen çok yalnız hissediyorum kendimi. herkes zaten yeterince mutsuz ve huzursuzken kendi sorunlarımı anlatmak istemiyorum kimselere. kimse benim sorunlarımla kirlenmesin istiyorum. anlatsam bile canımı acıtmayan, sıradan günlük olaylar gibi anlatıp geçiştirmeye özen gösteriyorum. ama işte içimde geçiştiremiyorum hiç bir şeyi. sorular ve belirsizlikler, gerginlikler.
susarak çözmek zor bir takım meseleleri.
elimizden -elimden- başka türlüsü gelmiyor ama demek ki.

Cuma, Eylül 09, 2005

geceleri eve dönerken ve ayrılmanın tuhaf acısı her yerimi sarmışken çok yanlış geliyor bu durum bana. daha gitmeden özlüyorum seni sevgili etyen. hiç gitmesen keşke.
ayrıca yaz bitti. 1 eylülü şenliklerle kutladım. mutluyum. zaman zaman eksik hissetsem de mutluıyum. yaz bitti. daha ne olsun?