şimdi tekrar okuyup yazınca bu metni, ana fikre katılmama rağmen verilen örnekler nedeniyle şöyle bir hisse kapıldım:
sanki bu satırlar seni seviyorum demeyi sevmeyen, bir yandan da benim kalbim çok geniş 2 kişiyle birden beraberim ne var diyen ve aynı zamanda çok da zeki olan birisinin kendini aklaması için felsefeyle karıştırılmış laf sokma baladı gibi. yani bu bi his tabi sadece.
Perşembe, Şubat 22, 2007
eskilerden bir metin
çok sevdiğim bir metindi, unutmuşum. seneler öncesinden, batur hatırlatınca bir anda özlediğimi farkettim. seninle de paylaşayım dedim ey okur, buyur:
III.
Birbirimizi anlayamayacağız korkusuyla, sözcükleri gereğinden çok fazla kullanıyoruz. Konuşmamanın, iletişim kurmayı reddetme anlamına çekilmesinden, kabalık olarak görülmesinden korkuyoruz. Ayrıca, çok fazla konuşuyoruz. Sessizlik bizi ürkütüyor. Sessizliği denetleyemiyoruz. oysa sessizlikte, sezinlediğimiz ama tanımadığımız dürtülerin, özgürlüğün ve gelişigüzelliğin son noktası saklıdır. Sözcükleri kullanmakla, sessiz dünyaya kendi düzenimizi zorla kabul ettirmiş oluruz. kendimizi güvende hissederiz. sözcük kullanmamız, etrafı izleme, bilinmeyeni sorgulama, sözlü tanıma haritası olmayan şeyleri sözcüklerle kodlama eğilimimizden doğan bir gücün işaretidir. sözcükleri kullanmakla, çevremizdeki şeylere sahip oluruz. sahip olunca da kendimizi güçlü, herşeyi denetleyen bir konumda hissederiz. aymazlığımızın doruğu da budur işte. başını kuma gömen devekuşundan farksız bir durum. birer ikame olan sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer. sözcükler bizi kör eder. tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser. böylece duyular, sözcüklere bir yardımcı olarak kullanılır yalnızca. yalnızca sözcüğün anlamını zenginleştirmek için kullanırız onları. buna karşılık, sözcüklerin, duyuların toplam deneyimini zenginleştirmek için kullanıldığı pek nadirdir. konuşma diline öyle alışmışız ki, arabayı atın önüne koşuyoruz. yapay kategoriler, yaşam deneyimlerinin yerini almış durumda. tüm duyularımızın toplamından da yoğun kavramlar, her nasılsa sözcüklere teslim ediliyor. türümüzün en karmaşık ve en zengin deneyimlerinden biri lan aşkta örneğin, "seni seviyorum" sözcükleri, bakıştan, temastan, kokudan ve aşkı ifade eden çeşitli seslerden çok daha büyük önem kazanmıştır. duyularımızın ortak yaşanmışlığı aracılığıyla aşkı paylaşmaktansa, ona sözcüklerle sahip çıkmaya çalışıyoruz. her aşk farklı olduğuna göre (farklı kokular, farklı dokunma biçimleri, farklı psikolojik roller) her aşkta, paylaşılan sözcüklerde farklı olur diye düşünüyor insan. ama, hayır! kalıp sözcükler, yaşadıklarımızdan daha önemli. ve "seni seviyorum" tümcesindeki totaliter sahiplenme, tüm aşk deneyimlerini standartlaştırıyor. aşkı nicelleştiriyor. bu tümceyi, aşkı aritmetiğe dökmek için kullanıyoruz: "ben, üç kere aşık oldum."
aşkın söz aracılığıyla sahiplenilmesi ve nicelleştirilmesi, aşkın çok renkli ve çok dilli yaşanmışlığına aykırıdır; onun insandan insana ve deneyimden deneyime değiştiği gerçeğine ters düşer.
sözcükler, aşkı, birbirini dışlayan kategorilere sokar zorla. "kimi seviyorsun, onu mu yoksa beni mi?" gibi bir tümceyle, bir aşk durumunun ille de doğrulanması, sınıflandırılması gerektiği için ne çok insan acı çeker, çıldırır, intihar eder ya da başkalarına acı çektirir. mutlaka birinden biri olmalıdır çünkü. biri varsa diğeri olamaz. sırf söz paradigmasının tutsağı olduğumuz için. aşkın karşılığı olarak sekiz, on, onbeş sözcük olsaydı keşke. daha az kıskanıp daha az sahiplensek, standartlaştırmanın kısırlaştırıcı baskısına yüz çevirip, benzersizliğe daha çok değer verseydik. dikey hiyerarşiyi boşlasaydık. peki, ya aşkın karşılığı olan hiç bir sözcük olmasaydı? o zaman olmayacak mıydı yani? aşk duyulmayacak mıydı o zaman? aşk sözden önce de vardı.
---gündüz vassaf, cehenneme övgü, sözcük mahpusları.
III.
Birbirimizi anlayamayacağız korkusuyla, sözcükleri gereğinden çok fazla kullanıyoruz. Konuşmamanın, iletişim kurmayı reddetme anlamına çekilmesinden, kabalık olarak görülmesinden korkuyoruz. Ayrıca, çok fazla konuşuyoruz. Sessizlik bizi ürkütüyor. Sessizliği denetleyemiyoruz. oysa sessizlikte, sezinlediğimiz ama tanımadığımız dürtülerin, özgürlüğün ve gelişigüzelliğin son noktası saklıdır. Sözcükleri kullanmakla, sessiz dünyaya kendi düzenimizi zorla kabul ettirmiş oluruz. kendimizi güvende hissederiz. sözcük kullanmamız, etrafı izleme, bilinmeyeni sorgulama, sözlü tanıma haritası olmayan şeyleri sözcüklerle kodlama eğilimimizden doğan bir gücün işaretidir. sözcükleri kullanmakla, çevremizdeki şeylere sahip oluruz. sahip olunca da kendimizi güçlü, herşeyi denetleyen bir konumda hissederiz. aymazlığımızın doruğu da budur işte. başını kuma gömen devekuşundan farksız bir durum. birer ikame olan sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer. sözcükler bizi kör eder. tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser. böylece duyular, sözcüklere bir yardımcı olarak kullanılır yalnızca. yalnızca sözcüğün anlamını zenginleştirmek için kullanırız onları. buna karşılık, sözcüklerin, duyuların toplam deneyimini zenginleştirmek için kullanıldığı pek nadirdir. konuşma diline öyle alışmışız ki, arabayı atın önüne koşuyoruz. yapay kategoriler, yaşam deneyimlerinin yerini almış durumda. tüm duyularımızın toplamından da yoğun kavramlar, her nasılsa sözcüklere teslim ediliyor. türümüzün en karmaşık ve en zengin deneyimlerinden biri lan aşkta örneğin, "seni seviyorum" sözcükleri, bakıştan, temastan, kokudan ve aşkı ifade eden çeşitli seslerden çok daha büyük önem kazanmıştır. duyularımızın ortak yaşanmışlığı aracılığıyla aşkı paylaşmaktansa, ona sözcüklerle sahip çıkmaya çalışıyoruz. her aşk farklı olduğuna göre (farklı kokular, farklı dokunma biçimleri, farklı psikolojik roller) her aşkta, paylaşılan sözcüklerde farklı olur diye düşünüyor insan. ama, hayır! kalıp sözcükler, yaşadıklarımızdan daha önemli. ve "seni seviyorum" tümcesindeki totaliter sahiplenme, tüm aşk deneyimlerini standartlaştırıyor. aşkı nicelleştiriyor. bu tümceyi, aşkı aritmetiğe dökmek için kullanıyoruz: "ben, üç kere aşık oldum."
aşkın söz aracılığıyla sahiplenilmesi ve nicelleştirilmesi, aşkın çok renkli ve çok dilli yaşanmışlığına aykırıdır; onun insandan insana ve deneyimden deneyime değiştiği gerçeğine ters düşer.
sözcükler, aşkı, birbirini dışlayan kategorilere sokar zorla. "kimi seviyorsun, onu mu yoksa beni mi?" gibi bir tümceyle, bir aşk durumunun ille de doğrulanması, sınıflandırılması gerektiği için ne çok insan acı çeker, çıldırır, intihar eder ya da başkalarına acı çektirir. mutlaka birinden biri olmalıdır çünkü. biri varsa diğeri olamaz. sırf söz paradigmasının tutsağı olduğumuz için. aşkın karşılığı olarak sekiz, on, onbeş sözcük olsaydı keşke. daha az kıskanıp daha az sahiplensek, standartlaştırmanın kısırlaştırıcı baskısına yüz çevirip, benzersizliğe daha çok değer verseydik. dikey hiyerarşiyi boşlasaydık. peki, ya aşkın karşılığı olan hiç bir sözcük olmasaydı? o zaman olmayacak mıydı yani? aşk duyulmayacak mıydı o zaman? aşk sözden önce de vardı.
---gündüz vassaf, cehenneme övgü, sözcük mahpusları.
Pazar, Şubat 11, 2007
kısalı uzunlu özet
sevgili okuyucum,
senle haberleşmediğimiz şu süre içersinde bir sürü şey oldu.
volkanla evlenmeye karar verdiğimizi biliyorsun zaten. önce ailelere söyledik. sonra annelerimiz tanıştı. ben çok korktum çok gerildim, bir ara koşa koşa kadıköyden taksime kendimi votkaya boğmaya gitmek istedim, gidemedim. sonra hrant dink öldürüldü, ben çok ağladım. çok iyi bir adamdı, korktum, algılayamadım. o gece gözlerim çok şişti, beni istemeye geldiler sonra. 19 ocakta. istediler beni, ben hem çok heyecanlı hem ruh gibiydim bir aptallaştım. ama inanamadım olanlara, sanki kabus ve çok güzel bir rüya içiçe geçmiş gibiydi.
sonra ertesi gün alyanslarımızı almaya gittik. artık alyanslarımız var. ama hemen takamadık. sonra volkan bana tek taş yüzük aldı. ama beni kandırdı, ben ailesi alıyor sandım. sonra çok içtik ben kustum.
sonra ertesi gün herkes çok hastalandı annem bütün hafta yüksek ateşle yattı. volkanın eniştesi, o zaman henüz benim de eniştem olmamıştı, çok hastalandı ateşlendi. sonra herkes hasta oldu. ben de oldum. ama ben yatıp dinlenemedim çünkü bakmam gereken ebeveynlerim ve hazırlamam gereken bir nişan vardı.
sonra kimse iyileşmedi, aksine herkes daha da hastalandı, ben perşembe günü çok kötü oldum hemen yattım.
cuma günü hastaydım ama halıları kaldırdım. emine ablam gelmişti hem, yalnız da değildim artık.
cumartesi günü oldu sonra, saçlarımı yaptırdım. makyajımı yaptırdım. elbisemi giydim. arkadaşlarım geldiler. ailem geldiler. herkes geldi. çok acıktık hep beraber ama yiyemedik çünkü volkanlar gelmedi.
ben çok korktum, çok gerginleştim, niye böyle oluyo diye çok üzüldüm. sevgilim de çok korktu, çok gerginleşti, niye böyle oluyo diye çok üzüldü. ama sonunda trafik canavarının pençesinden kurtulup geldiler. volkanımı gördüm kapıda, elinde çiçekler vardı. bana vermek istemedi ağır bileğim ağrır diye ben zorla aldım. volkanımı gördüm kapıda ve eridi gitti bütün hafta yaşanan yorgunluklar.
sonra biz nişanlandık, artık yeğenlerim var, anneannem var, ablam var çok mutlu eden bir şey bu, bi anda genişleyen bir sevgi yumağı.
sonra ben yazı yazdım 2 tane, ama kamil koş yolculuk dergisi nedense bu ay elime geçmedi.
sonra çeviri yaptım.
sonra indeksi yarı yolda bıraktım.
sonra tezimin ilk kısmını yazdım ve gönderdim ki bu da en az nişanlanmış olmak kadar afallattı beni.
sonra nilim berline gitti.
sonra görg'ü özledim.
sonra abim askere gitti benim. her gece yatarken geri gelsin istedim.
senle haberleşmediğimiz şu süre içersinde bir sürü şey oldu.
volkanla evlenmeye karar verdiğimizi biliyorsun zaten. önce ailelere söyledik. sonra annelerimiz tanıştı. ben çok korktum çok gerildim, bir ara koşa koşa kadıköyden taksime kendimi votkaya boğmaya gitmek istedim, gidemedim. sonra hrant dink öldürüldü, ben çok ağladım. çok iyi bir adamdı, korktum, algılayamadım. o gece gözlerim çok şişti, beni istemeye geldiler sonra. 19 ocakta. istediler beni, ben hem çok heyecanlı hem ruh gibiydim bir aptallaştım. ama inanamadım olanlara, sanki kabus ve çok güzel bir rüya içiçe geçmiş gibiydi.
sonra ertesi gün alyanslarımızı almaya gittik. artık alyanslarımız var. ama hemen takamadık. sonra volkan bana tek taş yüzük aldı. ama beni kandırdı, ben ailesi alıyor sandım. sonra çok içtik ben kustum.
sonra ertesi gün herkes çok hastalandı annem bütün hafta yüksek ateşle yattı. volkanın eniştesi, o zaman henüz benim de eniştem olmamıştı, çok hastalandı ateşlendi. sonra herkes hasta oldu. ben de oldum. ama ben yatıp dinlenemedim çünkü bakmam gereken ebeveynlerim ve hazırlamam gereken bir nişan vardı.
sonra kimse iyileşmedi, aksine herkes daha da hastalandı, ben perşembe günü çok kötü oldum hemen yattım.
cuma günü hastaydım ama halıları kaldırdım. emine ablam gelmişti hem, yalnız da değildim artık.
cumartesi günü oldu sonra, saçlarımı yaptırdım. makyajımı yaptırdım. elbisemi giydim. arkadaşlarım geldiler. ailem geldiler. herkes geldi. çok acıktık hep beraber ama yiyemedik çünkü volkanlar gelmedi.
ben çok korktum, çok gerginleştim, niye böyle oluyo diye çok üzüldüm. sevgilim de çok korktu, çok gerginleşti, niye böyle oluyo diye çok üzüldü. ama sonunda trafik canavarının pençesinden kurtulup geldiler. volkanımı gördüm kapıda, elinde çiçekler vardı. bana vermek istemedi ağır bileğim ağrır diye ben zorla aldım. volkanımı gördüm kapıda ve eridi gitti bütün hafta yaşanan yorgunluklar.
sonra biz nişanlandık, artık yeğenlerim var, anneannem var, ablam var çok mutlu eden bir şey bu, bi anda genişleyen bir sevgi yumağı.
sonra ben yazı yazdım 2 tane, ama kamil koş yolculuk dergisi nedense bu ay elime geçmedi.
sonra çeviri yaptım.
sonra indeksi yarı yolda bıraktım.
sonra tezimin ilk kısmını yazdım ve gönderdim ki bu da en az nişanlanmış olmak kadar afallattı beni.
sonra nilim berline gitti.
sonra görg'ü özledim.
sonra abim askere gitti benim. her gece yatarken geri gelsin istedim.
haftaya bu gece
avşar geliyor, geliyor avşar. geliyo geliyo geliyo geliyo avşar avşar avşar avşar. avşar geliyo, avşar geliyo, geliyo avşar, avşar geliyo. avşar avşar avşar avşar geliyo avşar geliyo geliyo geliyo geliyo avşar. avşar geliyo avşar geliyo, avşar geliyo, avşar geliyo avşar geliyo geliyo geliyo geliyo avşar geliyo avşer geliyo avşar geliyo avşar geliyo.
AVŞAR GELİYOR!
AVŞAR GELİYOR!
Pazar, Ocak 21, 2007
ve işte büyük haber!
biz pek sevgili sevdiceğim volkan bey zat-ı şahaneleriyle evlenmeye karar verdik sevgili okur! önce evlilik kararı, sonra ailelerin durumdan haberdar olması, annelerin tanışması, ardından isteme seromonisi, üzerine alyans alışverişi derken haftaya cumartesi nişanlanıyoruz. yaza da evlenmeyi ve bundan sonraki hayatımızda oyun evi konseptli evimizde birlikte uyuyup birlikte uyanmayı diliyoruz. :)
Cuma, Ocak 19, 2007
sevgi saygı ve teşekkür
yarın gece hayatımın en önemli gecelerinden birini yaşayacağım. cumartesiden beri gerilmekten patlıyorum ama çok çeşitli canlarım beni rahatlatma ve pışpışlama görevlerini sonsuz bir başarıyla yerine getirdikleri için sanırım bu gece rahat uyuyabilirim. şöyle zaman sırasına doğru gidersek:
1. cumartesi günü ben delirmek üzereyken taksimden beni topladığı için nilime
2. işi gücü bırakıp beni dinlemeye geldiği ve sevinmeyi hatırlattığı için tuğçeye
3.bana hayatımı kurtaran elbiseyi bulduğu ve bütün donukluğuma rağmen kafamı toparlayan ve sakinleştiren bir gece geçirmemi sağladığı ve anattıcak bişi yokkilerimi umursamadığı için görgüne
4. son gece çılgınlığımı sezip haftabaşından rezervasyon yaptırarak beni pazartesiden beri o gece eylem olacak yanımda düşüncesiyle rahatlatan, benimle börek saran bulaşık yıkayan, benim için benim kadar heyecanlanan ve sakinliğiyle içimi rahatlatan eyleme
5. fonda sürekli varlığıyla moral desteği olan yeğenimin müstakbel annesi, tutma ablam tüline
hepsine sonsuz teşekkür ediyorum. seviyorum lan sizi!
1. cumartesi günü ben delirmek üzereyken taksimden beni topladığı için nilime
2. işi gücü bırakıp beni dinlemeye geldiği ve sevinmeyi hatırlattığı için tuğçeye
3.bana hayatımı kurtaran elbiseyi bulduğu ve bütün donukluğuma rağmen kafamı toparlayan ve sakinleştiren bir gece geçirmemi sağladığı ve anattıcak bişi yokkilerimi umursamadığı için görgüne
4. son gece çılgınlığımı sezip haftabaşından rezervasyon yaptırarak beni pazartesiden beri o gece eylem olacak yanımda düşüncesiyle rahatlatan, benimle börek saran bulaşık yıkayan, benim için benim kadar heyecanlanan ve sakinliğiyle içimi rahatlatan eyleme
5. fonda sürekli varlığıyla moral desteği olan yeğenimin müstakbel annesi, tutma ablam tüline
hepsine sonsuz teşekkür ediyorum. seviyorum lan sizi!
sevdicek
Çarşamba, Ocak 10, 2007
şüppidubidüba
efendim görüşmeyeli hayatımda 3 değişiklik oldu. artık gözlük takıyorum, ama sadece yakın çalışmalarda, bu da sanılanın aksine fesat bir anlam içermiyor, işte öyle bi şeye yakından bakıcaksam takmam gerek anlamına geliyor. diğeri ise düşmem ve marketin cam kapısına yapışmaktan son anda kurtulmam. kafam gözüm sağlam allahtan ama sol elim darbenin ilk şiddetini yediği sonrada bedenen üstüne yapıştığım için hasar gördü. tendonlarıma bişe olmuş. başparmağımdan dirseğime uzanan bir ağrı var, bu nedenle bilgisayarı tek elle kullanıyorum ve çook yavaş yazıyorum. bi de 3. bi gelişme daha var ama o çok bomba sonra söliycem siz biraz merak edin.
Çarşamba, Ocak 03, 2007
sen
seninle tanıştığımdan beri hiç pazar gecesi bunalımı yaşamadım. hiç gecenin köründe içime tonlrca ağırlık çökmedi ve ağlayarak uyumadım.
seninle tanıştığımdan beri hiç kendimden şüphe duymadım. nasıl sevebilir bir insan diğerini sonsuza dek diye hiç şaşırmadım, hep anladım.
seninle tanıştığımdan beri yanında hiç huzursuz olmadım. sana hiç gergin bakmadı gözlerim, kokunla huzura daldım.
seninle tanıştığımdan beri dünyadan hiç korkmadım. ürkütmedi beni hiç bir yol, elimi hep sana uzattım.
seninle tanıştığımdan beri hiç mantıksızca paranoyaklaşmadım. paranoyalarımı anlattım sana hep, ve sözüne hep inandım.
seninle tanıştığımdan beri hiç umutsuzluğa kapılmadım. senin sevgine güvendim hep ve her karanlıkta sana baktım.
seninle tanıştığımdan beri hiç kendimden şüphe duymadım. nasıl sevebilir bir insan diğerini sonsuza dek diye hiç şaşırmadım, hep anladım.
seninle tanıştığımdan beri yanında hiç huzursuz olmadım. sana hiç gergin bakmadı gözlerim, kokunla huzura daldım.
seninle tanıştığımdan beri dünyadan hiç korkmadım. ürkütmedi beni hiç bir yol, elimi hep sana uzattım.
seninle tanıştığımdan beri hiç mantıksızca paranoyaklaşmadım. paranoyalarımı anlattım sana hep, ve sözüne hep inandım.
seninle tanıştığımdan beri hiç umutsuzluğa kapılmadım. senin sevgine güvendim hep ve her karanlıkta sana baktım.
Pazartesi, Aralık 25, 2006
akrobat okuyucu
hop, hop, hop. işte böyle kolayca atladı B harfinin bittiği göbeğinden. a'nın içinden geçti ve ş'nin kavisinde zarif bir hareketler iki ayağının üzerine düştü. bacaklarının üzerinde hafifçe yaylandı ve ş'yi göbeğinden tuttu, kendini yukarı çekti. kaymamaya çalışarak dengesini buldu. önünde kolay bir engel vardı. ufak bir adımla ı'nın tepesinde tek ayak üstünde durdu. "küçük harfleri sevmiyorum" die geçirdi içinden. sonra hop, kendini k'nin tepesinde sallanırken buldu. bir-iki öbür tarafına geçti k'nin. kısa çizgisinin üzerinde biraz dinlendi. ileri bakınca sevindi. "en sevdiğim harf, hem de büyük, leziz." aradaki boşluğu da hesaplayarak zarif bir atlayış daha gerçekleştirdi. V harfinin sol kolunda biraz sallandı, sonra kendini yukarı çekti. üzerinde biraz oturdu. bacaklarını uzattı ve kendini kaydıraktan aşağı bırakır gibi bırakarak kayarak V'nin vadisine ulaştı. "olmak istediğim yerdeyim" diye düşündü. mutlu ve huzurlu uykuya daldı.
dipnot*
şöyle sinir bir huyum var: kitap okurken bir kelime geldi ve yanında * işareti var diyelim. kelimenin ne anlama geldiğini biliyorum. okumaya devam edip hiç bölünmeden bir sonraki sayfaya geçebilirim di mi? hayır geçemem. ne olduğunu bilsem de mutlaka bakmam gerekiyor altta ne yazdığına. misal:
"merhaba, ben hope*"
şimdi ben burada biliyorum ki, hope ingilizce umut demek ve çevirmen aşağıda bana bunu söyleyecek. ama geçemiyorum işte aşağıya bakmadan. mutlaka ve mutlaka bakmak zorundayım. ya orda yazar hakkında bir bilgi verildiyse, hı? ya hope yazarın kendisini 46 kere boynuzlayan üstüne de mal varlığının yarısını alarak boşanan eski karısıysa ve bu nedenle kitapta çirkin ve gudubet sürekli osuran ve ayakları kokan bir kız çocuğuna bu ad uygun görüldüyse? ne yapıyorum, gözlerimi satırdan ayırıyorum, bakıyorum, evet hope ingilizce umut demek yazıyor ve geri dönüyorum kaldığım satırı bulup. olan okuma bütünlüğüme oluyor.
bazı kitaplarda - misal dante ilahi komedya- bu dipnot işi ister istemez çığrından çıkıyor. dante kimleri cehenneme koymuş ve neden, o dönem italyanın durumu nasılmış, beatrice'ın gıdığı kaç katmış gibi milyonlarca bilgi bu kitabı anlamanızı kolaylaştırmak için size sunuluyor. evet konsepti anlamam kolaylaşıyor benim gerçekten ama kitaptan hiç bir şey anlamıyorum yukarı aşağı satırlar arası yol almaktan. bi noktadan sonra da midem bulanıyor. okumaya ara veriyorum.
aslında en sinir olduğum şey, haddinden fazla belirsiz * işaretleri. sayfayı okuyorum bitiriyorum ve tam yan sayfaya geçicem, o da ne? aşağıda bir dip not var. e ben oraya yönlendiren kelimeyi bilmiyorum, * işaretini görmedim. neden çünkü küçük. öbür sayfaya geçemiyorum. neden çünkü görmem lazım ingilizce umut hangi kelime acaba. hope evet. ama ya yazar benim hiç bilmediğim bi kelime kullandıysa? ya ben ora çevirmenin ya da yazarın şahane bir dil oyununu kaçırıyorsam? hı? nolcak o zaman? bi şey olacağı yok aslında ama. işte.
* dip acaba ingilice derin anlamına gelen deep den mi geliyor.
"merhaba, ben hope*"
şimdi ben burada biliyorum ki, hope ingilizce umut demek ve çevirmen aşağıda bana bunu söyleyecek. ama geçemiyorum işte aşağıya bakmadan. mutlaka ve mutlaka bakmak zorundayım. ya orda yazar hakkında bir bilgi verildiyse, hı? ya hope yazarın kendisini 46 kere boynuzlayan üstüne de mal varlığının yarısını alarak boşanan eski karısıysa ve bu nedenle kitapta çirkin ve gudubet sürekli osuran ve ayakları kokan bir kız çocuğuna bu ad uygun görüldüyse? ne yapıyorum, gözlerimi satırdan ayırıyorum, bakıyorum, evet hope ingilizce umut demek yazıyor ve geri dönüyorum kaldığım satırı bulup. olan okuma bütünlüğüme oluyor.
bazı kitaplarda - misal dante ilahi komedya- bu dipnot işi ister istemez çığrından çıkıyor. dante kimleri cehenneme koymuş ve neden, o dönem italyanın durumu nasılmış, beatrice'ın gıdığı kaç katmış gibi milyonlarca bilgi bu kitabı anlamanızı kolaylaştırmak için size sunuluyor. evet konsepti anlamam kolaylaşıyor benim gerçekten ama kitaptan hiç bir şey anlamıyorum yukarı aşağı satırlar arası yol almaktan. bi noktadan sonra da midem bulanıyor. okumaya ara veriyorum.
aslında en sinir olduğum şey, haddinden fazla belirsiz * işaretleri. sayfayı okuyorum bitiriyorum ve tam yan sayfaya geçicem, o da ne? aşağıda bir dip not var. e ben oraya yönlendiren kelimeyi bilmiyorum, * işaretini görmedim. neden çünkü küçük. öbür sayfaya geçemiyorum. neden çünkü görmem lazım ingilizce umut hangi kelime acaba. hope evet. ama ya yazar benim hiç bilmediğim bi kelime kullandıysa? ya ben ora çevirmenin ya da yazarın şahane bir dil oyununu kaçırıyorsam? hı? nolcak o zaman? bi şey olacağı yok aslında ama. işte.
* dip acaba ingilice derin anlamına gelen deep den mi geliyor.
Cumartesi, Aralık 23, 2006
şaşırmaca
nedense john cusack ve john malkovich -aaaa ikisi de john ayol - bana hep şahane ve bizi derinden etkiliycek filmlerde oynarlar gibi geliodu ne biliim high fidelity, being john malkovich, dangerous liasouns falan. hani dandirik action filmlerinde oynamazlar gibi geliodu. ama muhteşem bi geceden sonra eve geldim ve o da ne ? beynimin gerilerine attığım -ki bi zamanlar nedense sinemada izlemiştim - bi filmde bu iki zat-ı şahane nick cage le birlikte oynamaktalar - nick cage deyince liseden bir anıya itafen birdcage demek istedim, alakasız ama sarhoşluğuma verin- ve filmin adı ne? con air. bi takım suçlular uçak kaçırıolar. bok var sanki. neyse.
Perşembe, Aralık 21, 2006
hop hop altın top
evet sevgili okurlarım uzun bir aradan sonra sizlerle yeniden başbaşayım. bu arada neler mi oldu? ahanda buyrun:
-alıp başını giden kilolarım hiç kimsenin tahayyül edemeyeceği boyutlara ulaştı. cumartesi gecesi bir adet koltuk kırıp üstüne de salı sabahı bir adet gömlek yırtınca soluğu diyetisyende aldım. önümüzdeki 7 gün boyunca - 2si bitti 7 si kaldı- çok vejetaryen yaşayacağım bildiğiniz gibi değil. bu konuda desteklerinizi ve güven duygularınızı göndermenizi rica ediyorum.
-gökçe hanım ve anıl beylerin doğum günleri kutlandı. anıl beye kendisine pek yaraşır leziz bir adidas çanta - hani şu deri gibi kahverengi üstünde üç tane turuncu çizgisi olan muhteşem şey- ve gökçe hanıma da allah tarafından yok artık o kada da şahane yaratmayayım bu kulu diğerlerine haksızlık oluyor diye verilmemiş olan mavi saçların sahtesini aldık. pati fena geçmedi ancak ortam elemanlarını dövme isteği halen her bir konuğun içinde alev alev yanmakta.
-nick hornby manyaklığım başladı. geçenlerde nilin tavsiyesi üzerine aldığım hece cümbüşüne hasta olunca gidip iki kitabını daha aldım "ölümüne sadakat" yani bildiimiz high fidelity ve "iyi de nasıl". biri bitti biri kaldı. bitince diğerlerini de alıcam.
-bir sürü çeviri yaptım. hatta sonuncuyu bugün yapıp bitirip göndericem. bize kazık atmaya çalışan bi şirketi salladık görgünle. kitapçı kasasında iş teklifi aldım ama gerisi gelmedi, bir iş görüşmesine gittim ama adamla kavga ettiğim için olmadı, ki bunu az sonra anlatıcam, yolculuk içib efes pilsen blues fest yazısını yazdım ve bu kadar. tabii ki tez için bir şey yapmadım.
-tuğçeyle falcı falcı gezdik. şöyle oldu: aa bu çok kısa baktı ben doymadım, hadi öbür tarafa gidip beleş fal hakkımızı kullanalım. ve sonuç falcıda geçen 2,5 saat ve büyük bir tatminsizlik, zira ilk kısa bakan güzel şeyler söyledi ancak dediğim gibi kısaydı, ikincisi ise benim hayatımda benim sallamayan iki erkek olduğunu ama benim kendi kendime gelin güvey olarak ikisinin de peşinden koşan bir zavallı olduğumu ancak bu acımasız yalnızlığın yakında son bulacağını buyurdu- hah güliyim bari!
-görgünle çeviri yapmanın dışında şeyler de yaptık: alışveriş yapmaya çıkıp bi bok bulamadık, bol bol dedikodu yaptık, ben bir zamanlar görgün kadar zayıf olduğumu - tabi onun en zayıf hali kadar diil ama bu da bi başarı benim için- farkedip ağlamaklı oldum, ancak bu konudaki gelişmeleri 1. maddede verdim zaten. sonra body shop un muhteşem elmalı body lotion - ışıltılı, dudak kremi ve çilekli body butterından aldım. tanrılar çıldırmış olmalı, muhteşem kokuyorlar.
-volkanı hep ve çok sevmeye devam ettim. özlemim katlanarak devam etti kendisine karşı. volkan bey de muhteşem varlıklarını sürdürmeye devam ettiler. hastasıyım kendisinin.
-alıp başını giden kilolarım hiç kimsenin tahayyül edemeyeceği boyutlara ulaştı. cumartesi gecesi bir adet koltuk kırıp üstüne de salı sabahı bir adet gömlek yırtınca soluğu diyetisyende aldım. önümüzdeki 7 gün boyunca - 2si bitti 7 si kaldı- çok vejetaryen yaşayacağım bildiğiniz gibi değil. bu konuda desteklerinizi ve güven duygularınızı göndermenizi rica ediyorum.
-gökçe hanım ve anıl beylerin doğum günleri kutlandı. anıl beye kendisine pek yaraşır leziz bir adidas çanta - hani şu deri gibi kahverengi üstünde üç tane turuncu çizgisi olan muhteşem şey- ve gökçe hanıma da allah tarafından yok artık o kada da şahane yaratmayayım bu kulu diğerlerine haksızlık oluyor diye verilmemiş olan mavi saçların sahtesini aldık. pati fena geçmedi ancak ortam elemanlarını dövme isteği halen her bir konuğun içinde alev alev yanmakta.
-nick hornby manyaklığım başladı. geçenlerde nilin tavsiyesi üzerine aldığım hece cümbüşüne hasta olunca gidip iki kitabını daha aldım "ölümüne sadakat" yani bildiimiz high fidelity ve "iyi de nasıl". biri bitti biri kaldı. bitince diğerlerini de alıcam.
-bir sürü çeviri yaptım. hatta sonuncuyu bugün yapıp bitirip göndericem. bize kazık atmaya çalışan bi şirketi salladık görgünle. kitapçı kasasında iş teklifi aldım ama gerisi gelmedi, bir iş görüşmesine gittim ama adamla kavga ettiğim için olmadı, ki bunu az sonra anlatıcam, yolculuk içib efes pilsen blues fest yazısını yazdım ve bu kadar. tabii ki tez için bir şey yapmadım.
-tuğçeyle falcı falcı gezdik. şöyle oldu: aa bu çok kısa baktı ben doymadım, hadi öbür tarafa gidip beleş fal hakkımızı kullanalım. ve sonuç falcıda geçen 2,5 saat ve büyük bir tatminsizlik, zira ilk kısa bakan güzel şeyler söyledi ancak dediğim gibi kısaydı, ikincisi ise benim hayatımda benim sallamayan iki erkek olduğunu ama benim kendi kendime gelin güvey olarak ikisinin de peşinden koşan bir zavallı olduğumu ancak bu acımasız yalnızlığın yakında son bulacağını buyurdu- hah güliyim bari!
-görgünle çeviri yapmanın dışında şeyler de yaptık: alışveriş yapmaya çıkıp bi bok bulamadık, bol bol dedikodu yaptık, ben bir zamanlar görgün kadar zayıf olduğumu - tabi onun en zayıf hali kadar diil ama bu da bi başarı benim için- farkedip ağlamaklı oldum, ancak bu konudaki gelişmeleri 1. maddede verdim zaten. sonra body shop un muhteşem elmalı body lotion - ışıltılı, dudak kremi ve çilekli body butterından aldım. tanrılar çıldırmış olmalı, muhteşem kokuyorlar.
-volkanı hep ve çok sevmeye devam ettim. özlemim katlanarak devam etti kendisine karşı. volkan bey de muhteşem varlıklarını sürdürmeye devam ettiler. hastasıyım kendisinin.
Çarşamba, Aralık 13, 2006
kitap
şu dünyada tutkunu olduğum obje sayısı çok değil. tür olarak aslında çok değil. yani palyaçolara bayılıyorum, elifimin aldığı mavi yüzüğüm var, takmayınca eksik hissediyorum kendimi bir aydır kayıptı bulduğumda gecenin 3,5'unda mesaj attım denizle elife, kurbağam volkan var, bir de kitaplarım.
kitaplar benim için çok fazla şey ifade ediyor. çocukluğumda okuduğum kitaplar, gizli gizli ders çalışmak yerine okunan kitaplar, babam okumama izin vermediğinde kaçırılıp okunan kitaplar - kimi zaman konu, kimi zaman da çikolatalı parmaklarımla kitabı batıracağım korkusu babamın bir takım sevdiği kitapları benden uzak tutmaya çalışmasına neden oluyordu. o zamanlar yalnızca kitabın içindekiler önemliydi benim için, dışına neden değer verildiğini pek anlamıyordum, ne kadar aptalmışım, zavallı babam, zavallı haşat olan kitapları-
sonrasında alıp başını gitti olay. tam bir kitap sömürgeniyim, çok hızlı okuyorum. bu hem bir kutsama hem bir lanet. çok hızlı okuyorum, bu nedenle daha çok okuyorum, çok hızlı okuyorum bu nedenle leziz bir kitap cart diye bitiyor çikolatayı ağızda eritmeden yutmak gibi bir şey. çok üzücü. bir de şöyle bir yanı var: hızlı okuyorum-kitapsız duramıyorum-seyahete çıkınca da kitapsız duramıyorum-hızlı okuyacağım bitecek diye yanımda çok fazla kitap taşımak zorunda kalıyorum. örneğin geçtiğimiz haftalarda tülinle il sağlık müdürlüğüne gittik. yanımda sislerin vampiri isimli ankira yayınevinden çıkmış bir kitap vardı - bu arada ankira yayın evini sonsuz kınıyorum, bu kadar kötü bir baskı olamaz arada 10 sayfa eksik yerler falan var ayıpayıp- kitabın ortalarındaydım. tülinle beklemeye başladık ama oturacak yer yoktu, tülin hamileydi, bu nedenle onu içerlere bi yere aldılar. ben de sonunda oturacak bir yer buldum ve e hadi kitap okuyayım dedim. ne tekim 1,5 saatin sonunda kitap bitti, ancak bekleyiş bitmedi. ben sonraki 1,5-2 saat boyunca kitapsız beklemek zorunda kaldım, hiç hoş değildi.
ilerde bir gün evim olduğunda salonunda kocaman bir kitaplık olsun ve binlerce kitap olsun istiyorum. odamı bilen bilir, hali hazırda oldukça kitabım var ancak bölük pörçük duruyorlar ben tavandan zemine duvardan duvara kitaplıklar istiyorum, canım kitapların dursun orda ben sonra rahat koltuğumda kahvemle okuyayım onları.
eğer kitap okuyarak para kazanabileceğim bir mesleğim olsaydı şu dünyada benden daha mutlu bir insan olmazdı sanırım. çünkü bu evrende kendimi küçücük ve zavallı bir nokta gibi hissetmemi sağlayan şey yıldızları seyretmek falan değil, yazılmış bütün kitapları, hadi bütün olmasın çok iyi yazılmış bütün kitapları -ki kötü olanları da okumak istiyorum - okumak istiyorum ancak hiç uyumadan yalnızca kitap okuyarak yaşasam bile böyle bir şeye ömrüm yetmeyecek, ve ben sonsuz zevk alacağım tonlarca kitabı okuyamadan, hatta varlıklarından bile haberdar olamadan ölüp gideceğim.
kitaplar benim için çok fazla şey ifade ediyor. çocukluğumda okuduğum kitaplar, gizli gizli ders çalışmak yerine okunan kitaplar, babam okumama izin vermediğinde kaçırılıp okunan kitaplar - kimi zaman konu, kimi zaman da çikolatalı parmaklarımla kitabı batıracağım korkusu babamın bir takım sevdiği kitapları benden uzak tutmaya çalışmasına neden oluyordu. o zamanlar yalnızca kitabın içindekiler önemliydi benim için, dışına neden değer verildiğini pek anlamıyordum, ne kadar aptalmışım, zavallı babam, zavallı haşat olan kitapları-
sonrasında alıp başını gitti olay. tam bir kitap sömürgeniyim, çok hızlı okuyorum. bu hem bir kutsama hem bir lanet. çok hızlı okuyorum, bu nedenle daha çok okuyorum, çok hızlı okuyorum bu nedenle leziz bir kitap cart diye bitiyor çikolatayı ağızda eritmeden yutmak gibi bir şey. çok üzücü. bir de şöyle bir yanı var: hızlı okuyorum-kitapsız duramıyorum-seyahete çıkınca da kitapsız duramıyorum-hızlı okuyacağım bitecek diye yanımda çok fazla kitap taşımak zorunda kalıyorum. örneğin geçtiğimiz haftalarda tülinle il sağlık müdürlüğüne gittik. yanımda sislerin vampiri isimli ankira yayınevinden çıkmış bir kitap vardı - bu arada ankira yayın evini sonsuz kınıyorum, bu kadar kötü bir baskı olamaz arada 10 sayfa eksik yerler falan var ayıpayıp- kitabın ortalarındaydım. tülinle beklemeye başladık ama oturacak yer yoktu, tülin hamileydi, bu nedenle onu içerlere bi yere aldılar. ben de sonunda oturacak bir yer buldum ve e hadi kitap okuyayım dedim. ne tekim 1,5 saatin sonunda kitap bitti, ancak bekleyiş bitmedi. ben sonraki 1,5-2 saat boyunca kitapsız beklemek zorunda kaldım, hiç hoş değildi.
ilerde bir gün evim olduğunda salonunda kocaman bir kitaplık olsun ve binlerce kitap olsun istiyorum. odamı bilen bilir, hali hazırda oldukça kitabım var ancak bölük pörçük duruyorlar ben tavandan zemine duvardan duvara kitaplıklar istiyorum, canım kitapların dursun orda ben sonra rahat koltuğumda kahvemle okuyayım onları.
eğer kitap okuyarak para kazanabileceğim bir mesleğim olsaydı şu dünyada benden daha mutlu bir insan olmazdı sanırım. çünkü bu evrende kendimi küçücük ve zavallı bir nokta gibi hissetmemi sağlayan şey yıldızları seyretmek falan değil, yazılmış bütün kitapları, hadi bütün olmasın çok iyi yazılmış bütün kitapları -ki kötü olanları da okumak istiyorum - okumak istiyorum ancak hiç uyumadan yalnızca kitap okuyarak yaşasam bile böyle bir şeye ömrüm yetmeyecek, ve ben sonsuz zevk alacağım tonlarca kitabı okuyamadan, hatta varlıklarından bile haberdar olamadan ölüp gideceğim.
mürekkep dünya'dan bir alıntı
"Bir kitabı bir kaç kez okuyunca kalınlaşması ne tuhaf değil mi? Sanki kitabı okuduğumuz her seferde sayfaların arasında bir şeyler yapışıp kalıyor. Duygular, düşünceler, sesler kokular... Yıllar sonra o kitabı tekrar karıştırdığında kendini buluyorsun içinde, biraz daha genç halinle, biraz daha farklı olarak. Sanki kitap seni arasında saklamış gibi, tıpkı kitabın arasında kurutulmuş bir çiçek gibi, hem yabancı, hem tanıdık."
cornelia funke, mürekkep dünya sayfa 61
cornelia funke, mürekkep dünya sayfa 61
Pazar, Aralık 10, 2006
yakamoz
seneler öncesinin müziği bir hafta önceki bir geceyi hatırlatabilir ve özletebilir mi insana? o müziğin hiç dinlenmediği, o şarkının bahsinin bile geçmediği bir geceyi bir şarkı bazen ne kadar derinde hissettiriyor insana...
ankarada unuttuğum istanbul müziğiyle anakaranın uzak bir beldesinde yaşanan bir gece sızlıyor şimdi içimde.
sakin bir günün ardında gelen, güzel sözlerin söylendiği bir akşam yemeğiyle bezenmiş, kısa yürüyüşle süslenmiş bir gece. iki kişilik müzik keyfi, iki kişilik dans çılgınlığı, oyunlar... huzurlu ve hiç bir yere yetişme, hiç bir yere dönme ve hiç kimseye hesap verme telaşı olmadan durmak sadece. baş göğüste el elde durmak. uyumak ve uyanmanın sonsuz güzel birlikteliği. saçma sapan televizyon programları hakkında saçma sapan yorumlar yapmak ve keyifle izlemek gözün önünden geçen her şeyi.
o kadar o kadar çok özlüyorum ki şu an bu şarkı nedeniyle o geceyi, ağlamak istiyorum, içim sıkışıyor.
yakamoz şarkının adı, bab-ı esrar.
ankarada unuttuğum istanbul müziğiyle anakaranın uzak bir beldesinde yaşanan bir gece sızlıyor şimdi içimde.
sakin bir günün ardında gelen, güzel sözlerin söylendiği bir akşam yemeğiyle bezenmiş, kısa yürüyüşle süslenmiş bir gece. iki kişilik müzik keyfi, iki kişilik dans çılgınlığı, oyunlar... huzurlu ve hiç bir yere yetişme, hiç bir yere dönme ve hiç kimseye hesap verme telaşı olmadan durmak sadece. baş göğüste el elde durmak. uyumak ve uyanmanın sonsuz güzel birlikteliği. saçma sapan televizyon programları hakkında saçma sapan yorumlar yapmak ve keyifle izlemek gözün önünden geçen her şeyi.
o kadar o kadar çok özlüyorum ki şu an bu şarkı nedeniyle o geceyi, ağlamak istiyorum, içim sıkışıyor.
yakamoz şarkının adı, bab-ı esrar.
Perşembe, Kasım 30, 2006
Pazartesi, Kasım 27, 2006
milföy
Taksim meydanından tarlabaşı üzerinden galatasaray'a doğru giderken şişhaneye yaklaşan kısmında sağ tarafta bir lokanta var. Dışardan bakınca sıradan bir esnaf lokantası, kirli camlar, vitrinde dönen kızarmış tavuklar dandik ve sandalye ve masalar var içerde. Elinde ekpçesiyle bekleyen bir aşçı, yemeklerin sıra sıra dizili olduğu tezgahta servis yapıyor. Masaların üzerinde halk ekmekten alınmış ve teneke ekmeklikler içinde duran ekmekler, ağır cam yemekhane su şişeleri bile olabilir. İçeri giren çıkan pek yok, içerdeki bir kaç kişi de az pilav üstü kuru yiyor belli ki. Peki bu lokantayı binlerce benzerinden ayıran şey ne? Hemen söyleyeyim canım okurum, ismi. Böyle bir lokantadan beklenebilecek isimler sınırlıdır diye düşünüyorum. Mehmet Usta'nın yeri, Evim Ev yemekleri, Hasan Usta ne biliyim, tarlabaşı lokantası falan filan. Ama hayır lokantamızın ismi Milföy. Fransızca mille feuille kelimesinin türkçeleştirilmiş hali, bin yaprak anlamına gelen bir kelime çifti. hani böle dondurulmuş hamur alıp çıtır çıtır dökülen börek yaptığımız hamur, ya da en doğru haliyle her kat ince hamurun arasına sarımtırak krema ve en üste pudra şekeri kombinasyonuyla leziz dökülen pasta.
Böyle bir lokantanın ismi neden milföy olur. Adamın soyadı desek soyadı kanunu çıktığında milföy yoktu ortada, özel bi yemekleri var desek değil. Aklıam gele gele heralde sahibi milföy pastayı çok seviyordu ondan koydu düşüncesi geliyor. Takdire şayan bir düşünce kayması bence. Bende bi gün şirket kurarsam adını ya makaran ya da etli yaprak sarması koyucam.
Böyle bir lokantanın ismi neden milföy olur. Adamın soyadı desek soyadı kanunu çıktığında milföy yoktu ortada, özel bi yemekleri var desek değil. Aklıam gele gele heralde sahibi milföy pastayı çok seviyordu ondan koydu düşüncesi geliyor. Takdire şayan bir düşünce kayması bence. Bende bi gün şirket kurarsam adını ya makaran ya da etli yaprak sarması koyucam.
Çarşamba, Kasım 22, 2006
parti ortamları
bugün pek sevgili ve canımın içi ve tatlılar tatlısı doğum günü prensesi - tacı bile vardı kafasında - elifcimcimenin doğum günü partisine gittim. uzun zamandır görmediğiniz bir sürü insanın gördüğünüz partiler vardır ya. hani hepsiyle bir dönem öyle ya da böyle muhabbetiniz olan ama uzun zamandır bir şey paylaşmadığınız. bir de hani bazı yakın arkadaşlarınızın çevresi size o kadar da yakın değildir. diğer arkadaşlarını tanırsınız, bir kaç yerde içmişliğiniz, arkadaşınızın bir kaç olayında birarada bulunmuşluğunuz vardır. işte bu iki tür insanla da karşılaştım bu gün. ve şunu farkettim: Böyle ortamların vazgeçilmez bir cümlesi var "eee, sen n'apıyosun şimdi gülnazende?" gülnazendenin yerine istediğiniz ismi koyun ve sonra koyverin gitsin. herkesle ister istemez bir muhabbet açılıyor. şahsen bu cümleden bir kaç kişi dışında cevapları ilgiyle dinlemediğim için çok hazzetmiyorum. mesele bugün yalnızca volkanın ve arzunun gerçekten şu sıralar neler yaptığını merak ediyordum, bir de çağrının. bana soranların da aslında şu sıralar neler yaptığımı çok merak etmediğini biliyorum. ama işte oradasın, bin yıldır görüşmemişsin ve konuşacak geyik çevirecek konular azalmış. mecbursun yani. ortak bir noktaya gidebilmek için, sohbet açabilmek ve kaynaşabilmek için. ne de olsa "n'aber lan" geride kalmış artık. başka çare yok. her ne kadare sevimsiz bir kalıp olsa da yararlı. ben kullandım, siz de kullanın.
bu cümle faslı bittikten sonra parti elbette normal akışına döndü. volkan ve arzuyla geniş açı partisi planlandı, efendime söliim, ekinle insanlar neden evlenir konusu tartışıldı, çağrıyla iş hayatının iğrençliğinden ve çizilmesi gereken sınırlardan dem vuruldu.
hatta gecenin başında tanımadığım ecnebi bir şahıs gelip bana şöyle buyurdu " do you speak english?" yes dedim haliyle. o da bana "ı like your outfit" dedi. neyse sonra bunun benim mürebbiye kostümüm olduğundan ve ayakkabılarımın da zaten mürebbiye ayakkabıları olduğundan -yuvarlakımsı burun, alçakgönüllü, evkızı topukları, etek gömlek ve içinden gömlek yakası çıkan kazak, bi turuncu çoraplar biraz kokoş kaçıyor mürebbiyeliğe- bahsettik. muhabbetin sonlarına doğru episodic ve semantic memory ayrımından bahsediyordum. e-maili aldı ve ben de "feel free to send e-mails" gibi şahane bi cümle kurarak geceyi noktaladım.
bu cümle faslı bittikten sonra parti elbette normal akışına döndü. volkan ve arzuyla geniş açı partisi planlandı, efendime söliim, ekinle insanlar neden evlenir konusu tartışıldı, çağrıyla iş hayatının iğrençliğinden ve çizilmesi gereken sınırlardan dem vuruldu.
hatta gecenin başında tanımadığım ecnebi bir şahıs gelip bana şöyle buyurdu " do you speak english?" yes dedim haliyle. o da bana "ı like your outfit" dedi. neyse sonra bunun benim mürebbiye kostümüm olduğundan ve ayakkabılarımın da zaten mürebbiye ayakkabıları olduğundan -yuvarlakımsı burun, alçakgönüllü, evkızı topukları, etek gömlek ve içinden gömlek yakası çıkan kazak, bi turuncu çoraplar biraz kokoş kaçıyor mürebbiyeliğe- bahsettik. muhabbetin sonlarına doğru episodic ve semantic memory ayrımından bahsediyordum. e-maili aldı ve ben de "feel free to send e-mails" gibi şahane bi cümle kurarak geceyi noktaladım.
açıklama
şimdi bir takım dış ülkelerde yaşayan pek sevgili insanlar kıvır saç 1937 fotoğrafımın ardından saçlarım hep kıvır kalacak sanmışlar, ama heyhat öyle bir durum yok bu kıvırlar ilk yıkamada hakkın rahmetine kavuştular. hala eskisi gibi düz ve bildiğim.
bi de sonunda birileri bana yorum yaptı. sezgihan'a buradan teşekkürlerimi yolluyorum ben. yazı hakkındaki yorumların için teşekküler.
bi de sonunda birileri bana yorum yaptı. sezgihan'a buradan teşekkürlerimi yolluyorum ben. yazı hakkındaki yorumların için teşekküler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)