Pazartesi, Aralık 25, 2006
akrobat okuyucu
hop, hop, hop. işte böyle kolayca atladı B harfinin bittiği göbeğinden. a'nın içinden geçti ve ş'nin kavisinde zarif bir hareketler iki ayağının üzerine düştü. bacaklarının üzerinde hafifçe yaylandı ve ş'yi göbeğinden tuttu, kendini yukarı çekti. kaymamaya çalışarak dengesini buldu. önünde kolay bir engel vardı. ufak bir adımla ı'nın tepesinde tek ayak üstünde durdu. "küçük harfleri sevmiyorum" die geçirdi içinden. sonra hop, kendini k'nin tepesinde sallanırken buldu. bir-iki öbür tarafına geçti k'nin. kısa çizgisinin üzerinde biraz dinlendi. ileri bakınca sevindi. "en sevdiğim harf, hem de büyük, leziz." aradaki boşluğu da hesaplayarak zarif bir atlayış daha gerçekleştirdi. V harfinin sol kolunda biraz sallandı, sonra kendini yukarı çekti. üzerinde biraz oturdu. bacaklarını uzattı ve kendini kaydıraktan aşağı bırakır gibi bırakarak kayarak V'nin vadisine ulaştı. "olmak istediğim yerdeyim" diye düşündü. mutlu ve huzurlu uykuya daldı.
dipnot*
şöyle sinir bir huyum var: kitap okurken bir kelime geldi ve yanında * işareti var diyelim. kelimenin ne anlama geldiğini biliyorum. okumaya devam edip hiç bölünmeden bir sonraki sayfaya geçebilirim di mi? hayır geçemem. ne olduğunu bilsem de mutlaka bakmam gerekiyor altta ne yazdığına. misal:
"merhaba, ben hope*"
şimdi ben burada biliyorum ki, hope ingilizce umut demek ve çevirmen aşağıda bana bunu söyleyecek. ama geçemiyorum işte aşağıya bakmadan. mutlaka ve mutlaka bakmak zorundayım. ya orda yazar hakkında bir bilgi verildiyse, hı? ya hope yazarın kendisini 46 kere boynuzlayan üstüne de mal varlığının yarısını alarak boşanan eski karısıysa ve bu nedenle kitapta çirkin ve gudubet sürekli osuran ve ayakları kokan bir kız çocuğuna bu ad uygun görüldüyse? ne yapıyorum, gözlerimi satırdan ayırıyorum, bakıyorum, evet hope ingilizce umut demek yazıyor ve geri dönüyorum kaldığım satırı bulup. olan okuma bütünlüğüme oluyor.
bazı kitaplarda - misal dante ilahi komedya- bu dipnot işi ister istemez çığrından çıkıyor. dante kimleri cehenneme koymuş ve neden, o dönem italyanın durumu nasılmış, beatrice'ın gıdığı kaç katmış gibi milyonlarca bilgi bu kitabı anlamanızı kolaylaştırmak için size sunuluyor. evet konsepti anlamam kolaylaşıyor benim gerçekten ama kitaptan hiç bir şey anlamıyorum yukarı aşağı satırlar arası yol almaktan. bi noktadan sonra da midem bulanıyor. okumaya ara veriyorum.
aslında en sinir olduğum şey, haddinden fazla belirsiz * işaretleri. sayfayı okuyorum bitiriyorum ve tam yan sayfaya geçicem, o da ne? aşağıda bir dip not var. e ben oraya yönlendiren kelimeyi bilmiyorum, * işaretini görmedim. neden çünkü küçük. öbür sayfaya geçemiyorum. neden çünkü görmem lazım ingilizce umut hangi kelime acaba. hope evet. ama ya yazar benim hiç bilmediğim bi kelime kullandıysa? ya ben ora çevirmenin ya da yazarın şahane bir dil oyununu kaçırıyorsam? hı? nolcak o zaman? bi şey olacağı yok aslında ama. işte.
* dip acaba ingilice derin anlamına gelen deep den mi geliyor.
"merhaba, ben hope*"
şimdi ben burada biliyorum ki, hope ingilizce umut demek ve çevirmen aşağıda bana bunu söyleyecek. ama geçemiyorum işte aşağıya bakmadan. mutlaka ve mutlaka bakmak zorundayım. ya orda yazar hakkında bir bilgi verildiyse, hı? ya hope yazarın kendisini 46 kere boynuzlayan üstüne de mal varlığının yarısını alarak boşanan eski karısıysa ve bu nedenle kitapta çirkin ve gudubet sürekli osuran ve ayakları kokan bir kız çocuğuna bu ad uygun görüldüyse? ne yapıyorum, gözlerimi satırdan ayırıyorum, bakıyorum, evet hope ingilizce umut demek yazıyor ve geri dönüyorum kaldığım satırı bulup. olan okuma bütünlüğüme oluyor.
bazı kitaplarda - misal dante ilahi komedya- bu dipnot işi ister istemez çığrından çıkıyor. dante kimleri cehenneme koymuş ve neden, o dönem italyanın durumu nasılmış, beatrice'ın gıdığı kaç katmış gibi milyonlarca bilgi bu kitabı anlamanızı kolaylaştırmak için size sunuluyor. evet konsepti anlamam kolaylaşıyor benim gerçekten ama kitaptan hiç bir şey anlamıyorum yukarı aşağı satırlar arası yol almaktan. bi noktadan sonra da midem bulanıyor. okumaya ara veriyorum.
aslında en sinir olduğum şey, haddinden fazla belirsiz * işaretleri. sayfayı okuyorum bitiriyorum ve tam yan sayfaya geçicem, o da ne? aşağıda bir dip not var. e ben oraya yönlendiren kelimeyi bilmiyorum, * işaretini görmedim. neden çünkü küçük. öbür sayfaya geçemiyorum. neden çünkü görmem lazım ingilizce umut hangi kelime acaba. hope evet. ama ya yazar benim hiç bilmediğim bi kelime kullandıysa? ya ben ora çevirmenin ya da yazarın şahane bir dil oyununu kaçırıyorsam? hı? nolcak o zaman? bi şey olacağı yok aslında ama. işte.
* dip acaba ingilice derin anlamına gelen deep den mi geliyor.
Cumartesi, Aralık 23, 2006
şaşırmaca
nedense john cusack ve john malkovich -aaaa ikisi de john ayol - bana hep şahane ve bizi derinden etkiliycek filmlerde oynarlar gibi geliodu ne biliim high fidelity, being john malkovich, dangerous liasouns falan. hani dandirik action filmlerinde oynamazlar gibi geliodu. ama muhteşem bi geceden sonra eve geldim ve o da ne ? beynimin gerilerine attığım -ki bi zamanlar nedense sinemada izlemiştim - bi filmde bu iki zat-ı şahane nick cage le birlikte oynamaktalar - nick cage deyince liseden bir anıya itafen birdcage demek istedim, alakasız ama sarhoşluğuma verin- ve filmin adı ne? con air. bi takım suçlular uçak kaçırıolar. bok var sanki. neyse.
Perşembe, Aralık 21, 2006
hop hop altın top
evet sevgili okurlarım uzun bir aradan sonra sizlerle yeniden başbaşayım. bu arada neler mi oldu? ahanda buyrun:
-alıp başını giden kilolarım hiç kimsenin tahayyül edemeyeceği boyutlara ulaştı. cumartesi gecesi bir adet koltuk kırıp üstüne de salı sabahı bir adet gömlek yırtınca soluğu diyetisyende aldım. önümüzdeki 7 gün boyunca - 2si bitti 7 si kaldı- çok vejetaryen yaşayacağım bildiğiniz gibi değil. bu konuda desteklerinizi ve güven duygularınızı göndermenizi rica ediyorum.
-gökçe hanım ve anıl beylerin doğum günleri kutlandı. anıl beye kendisine pek yaraşır leziz bir adidas çanta - hani şu deri gibi kahverengi üstünde üç tane turuncu çizgisi olan muhteşem şey- ve gökçe hanıma da allah tarafından yok artık o kada da şahane yaratmayayım bu kulu diğerlerine haksızlık oluyor diye verilmemiş olan mavi saçların sahtesini aldık. pati fena geçmedi ancak ortam elemanlarını dövme isteği halen her bir konuğun içinde alev alev yanmakta.
-nick hornby manyaklığım başladı. geçenlerde nilin tavsiyesi üzerine aldığım hece cümbüşüne hasta olunca gidip iki kitabını daha aldım "ölümüne sadakat" yani bildiimiz high fidelity ve "iyi de nasıl". biri bitti biri kaldı. bitince diğerlerini de alıcam.
-bir sürü çeviri yaptım. hatta sonuncuyu bugün yapıp bitirip göndericem. bize kazık atmaya çalışan bi şirketi salladık görgünle. kitapçı kasasında iş teklifi aldım ama gerisi gelmedi, bir iş görüşmesine gittim ama adamla kavga ettiğim için olmadı, ki bunu az sonra anlatıcam, yolculuk içib efes pilsen blues fest yazısını yazdım ve bu kadar. tabii ki tez için bir şey yapmadım.
-tuğçeyle falcı falcı gezdik. şöyle oldu: aa bu çok kısa baktı ben doymadım, hadi öbür tarafa gidip beleş fal hakkımızı kullanalım. ve sonuç falcıda geçen 2,5 saat ve büyük bir tatminsizlik, zira ilk kısa bakan güzel şeyler söyledi ancak dediğim gibi kısaydı, ikincisi ise benim hayatımda benim sallamayan iki erkek olduğunu ama benim kendi kendime gelin güvey olarak ikisinin de peşinden koşan bir zavallı olduğumu ancak bu acımasız yalnızlığın yakında son bulacağını buyurdu- hah güliyim bari!
-görgünle çeviri yapmanın dışında şeyler de yaptık: alışveriş yapmaya çıkıp bi bok bulamadık, bol bol dedikodu yaptık, ben bir zamanlar görgün kadar zayıf olduğumu - tabi onun en zayıf hali kadar diil ama bu da bi başarı benim için- farkedip ağlamaklı oldum, ancak bu konudaki gelişmeleri 1. maddede verdim zaten. sonra body shop un muhteşem elmalı body lotion - ışıltılı, dudak kremi ve çilekli body butterından aldım. tanrılar çıldırmış olmalı, muhteşem kokuyorlar.
-volkanı hep ve çok sevmeye devam ettim. özlemim katlanarak devam etti kendisine karşı. volkan bey de muhteşem varlıklarını sürdürmeye devam ettiler. hastasıyım kendisinin.
-alıp başını giden kilolarım hiç kimsenin tahayyül edemeyeceği boyutlara ulaştı. cumartesi gecesi bir adet koltuk kırıp üstüne de salı sabahı bir adet gömlek yırtınca soluğu diyetisyende aldım. önümüzdeki 7 gün boyunca - 2si bitti 7 si kaldı- çok vejetaryen yaşayacağım bildiğiniz gibi değil. bu konuda desteklerinizi ve güven duygularınızı göndermenizi rica ediyorum.
-gökçe hanım ve anıl beylerin doğum günleri kutlandı. anıl beye kendisine pek yaraşır leziz bir adidas çanta - hani şu deri gibi kahverengi üstünde üç tane turuncu çizgisi olan muhteşem şey- ve gökçe hanıma da allah tarafından yok artık o kada da şahane yaratmayayım bu kulu diğerlerine haksızlık oluyor diye verilmemiş olan mavi saçların sahtesini aldık. pati fena geçmedi ancak ortam elemanlarını dövme isteği halen her bir konuğun içinde alev alev yanmakta.
-nick hornby manyaklığım başladı. geçenlerde nilin tavsiyesi üzerine aldığım hece cümbüşüne hasta olunca gidip iki kitabını daha aldım "ölümüne sadakat" yani bildiimiz high fidelity ve "iyi de nasıl". biri bitti biri kaldı. bitince diğerlerini de alıcam.
-bir sürü çeviri yaptım. hatta sonuncuyu bugün yapıp bitirip göndericem. bize kazık atmaya çalışan bi şirketi salladık görgünle. kitapçı kasasında iş teklifi aldım ama gerisi gelmedi, bir iş görüşmesine gittim ama adamla kavga ettiğim için olmadı, ki bunu az sonra anlatıcam, yolculuk içib efes pilsen blues fest yazısını yazdım ve bu kadar. tabii ki tez için bir şey yapmadım.
-tuğçeyle falcı falcı gezdik. şöyle oldu: aa bu çok kısa baktı ben doymadım, hadi öbür tarafa gidip beleş fal hakkımızı kullanalım. ve sonuç falcıda geçen 2,5 saat ve büyük bir tatminsizlik, zira ilk kısa bakan güzel şeyler söyledi ancak dediğim gibi kısaydı, ikincisi ise benim hayatımda benim sallamayan iki erkek olduğunu ama benim kendi kendime gelin güvey olarak ikisinin de peşinden koşan bir zavallı olduğumu ancak bu acımasız yalnızlığın yakında son bulacağını buyurdu- hah güliyim bari!
-görgünle çeviri yapmanın dışında şeyler de yaptık: alışveriş yapmaya çıkıp bi bok bulamadık, bol bol dedikodu yaptık, ben bir zamanlar görgün kadar zayıf olduğumu - tabi onun en zayıf hali kadar diil ama bu da bi başarı benim için- farkedip ağlamaklı oldum, ancak bu konudaki gelişmeleri 1. maddede verdim zaten. sonra body shop un muhteşem elmalı body lotion - ışıltılı, dudak kremi ve çilekli body butterından aldım. tanrılar çıldırmış olmalı, muhteşem kokuyorlar.
-volkanı hep ve çok sevmeye devam ettim. özlemim katlanarak devam etti kendisine karşı. volkan bey de muhteşem varlıklarını sürdürmeye devam ettiler. hastasıyım kendisinin.
Çarşamba, Aralık 13, 2006
kitap
şu dünyada tutkunu olduğum obje sayısı çok değil. tür olarak aslında çok değil. yani palyaçolara bayılıyorum, elifimin aldığı mavi yüzüğüm var, takmayınca eksik hissediyorum kendimi bir aydır kayıptı bulduğumda gecenin 3,5'unda mesaj attım denizle elife, kurbağam volkan var, bir de kitaplarım.
kitaplar benim için çok fazla şey ifade ediyor. çocukluğumda okuduğum kitaplar, gizli gizli ders çalışmak yerine okunan kitaplar, babam okumama izin vermediğinde kaçırılıp okunan kitaplar - kimi zaman konu, kimi zaman da çikolatalı parmaklarımla kitabı batıracağım korkusu babamın bir takım sevdiği kitapları benden uzak tutmaya çalışmasına neden oluyordu. o zamanlar yalnızca kitabın içindekiler önemliydi benim için, dışına neden değer verildiğini pek anlamıyordum, ne kadar aptalmışım, zavallı babam, zavallı haşat olan kitapları-
sonrasında alıp başını gitti olay. tam bir kitap sömürgeniyim, çok hızlı okuyorum. bu hem bir kutsama hem bir lanet. çok hızlı okuyorum, bu nedenle daha çok okuyorum, çok hızlı okuyorum bu nedenle leziz bir kitap cart diye bitiyor çikolatayı ağızda eritmeden yutmak gibi bir şey. çok üzücü. bir de şöyle bir yanı var: hızlı okuyorum-kitapsız duramıyorum-seyahete çıkınca da kitapsız duramıyorum-hızlı okuyacağım bitecek diye yanımda çok fazla kitap taşımak zorunda kalıyorum. örneğin geçtiğimiz haftalarda tülinle il sağlık müdürlüğüne gittik. yanımda sislerin vampiri isimli ankira yayınevinden çıkmış bir kitap vardı - bu arada ankira yayın evini sonsuz kınıyorum, bu kadar kötü bir baskı olamaz arada 10 sayfa eksik yerler falan var ayıpayıp- kitabın ortalarındaydım. tülinle beklemeye başladık ama oturacak yer yoktu, tülin hamileydi, bu nedenle onu içerlere bi yere aldılar. ben de sonunda oturacak bir yer buldum ve e hadi kitap okuyayım dedim. ne tekim 1,5 saatin sonunda kitap bitti, ancak bekleyiş bitmedi. ben sonraki 1,5-2 saat boyunca kitapsız beklemek zorunda kaldım, hiç hoş değildi.
ilerde bir gün evim olduğunda salonunda kocaman bir kitaplık olsun ve binlerce kitap olsun istiyorum. odamı bilen bilir, hali hazırda oldukça kitabım var ancak bölük pörçük duruyorlar ben tavandan zemine duvardan duvara kitaplıklar istiyorum, canım kitapların dursun orda ben sonra rahat koltuğumda kahvemle okuyayım onları.
eğer kitap okuyarak para kazanabileceğim bir mesleğim olsaydı şu dünyada benden daha mutlu bir insan olmazdı sanırım. çünkü bu evrende kendimi küçücük ve zavallı bir nokta gibi hissetmemi sağlayan şey yıldızları seyretmek falan değil, yazılmış bütün kitapları, hadi bütün olmasın çok iyi yazılmış bütün kitapları -ki kötü olanları da okumak istiyorum - okumak istiyorum ancak hiç uyumadan yalnızca kitap okuyarak yaşasam bile böyle bir şeye ömrüm yetmeyecek, ve ben sonsuz zevk alacağım tonlarca kitabı okuyamadan, hatta varlıklarından bile haberdar olamadan ölüp gideceğim.
kitaplar benim için çok fazla şey ifade ediyor. çocukluğumda okuduğum kitaplar, gizli gizli ders çalışmak yerine okunan kitaplar, babam okumama izin vermediğinde kaçırılıp okunan kitaplar - kimi zaman konu, kimi zaman da çikolatalı parmaklarımla kitabı batıracağım korkusu babamın bir takım sevdiği kitapları benden uzak tutmaya çalışmasına neden oluyordu. o zamanlar yalnızca kitabın içindekiler önemliydi benim için, dışına neden değer verildiğini pek anlamıyordum, ne kadar aptalmışım, zavallı babam, zavallı haşat olan kitapları-
sonrasında alıp başını gitti olay. tam bir kitap sömürgeniyim, çok hızlı okuyorum. bu hem bir kutsama hem bir lanet. çok hızlı okuyorum, bu nedenle daha çok okuyorum, çok hızlı okuyorum bu nedenle leziz bir kitap cart diye bitiyor çikolatayı ağızda eritmeden yutmak gibi bir şey. çok üzücü. bir de şöyle bir yanı var: hızlı okuyorum-kitapsız duramıyorum-seyahete çıkınca da kitapsız duramıyorum-hızlı okuyacağım bitecek diye yanımda çok fazla kitap taşımak zorunda kalıyorum. örneğin geçtiğimiz haftalarda tülinle il sağlık müdürlüğüne gittik. yanımda sislerin vampiri isimli ankira yayınevinden çıkmış bir kitap vardı - bu arada ankira yayın evini sonsuz kınıyorum, bu kadar kötü bir baskı olamaz arada 10 sayfa eksik yerler falan var ayıpayıp- kitabın ortalarındaydım. tülinle beklemeye başladık ama oturacak yer yoktu, tülin hamileydi, bu nedenle onu içerlere bi yere aldılar. ben de sonunda oturacak bir yer buldum ve e hadi kitap okuyayım dedim. ne tekim 1,5 saatin sonunda kitap bitti, ancak bekleyiş bitmedi. ben sonraki 1,5-2 saat boyunca kitapsız beklemek zorunda kaldım, hiç hoş değildi.
ilerde bir gün evim olduğunda salonunda kocaman bir kitaplık olsun ve binlerce kitap olsun istiyorum. odamı bilen bilir, hali hazırda oldukça kitabım var ancak bölük pörçük duruyorlar ben tavandan zemine duvardan duvara kitaplıklar istiyorum, canım kitapların dursun orda ben sonra rahat koltuğumda kahvemle okuyayım onları.
eğer kitap okuyarak para kazanabileceğim bir mesleğim olsaydı şu dünyada benden daha mutlu bir insan olmazdı sanırım. çünkü bu evrende kendimi küçücük ve zavallı bir nokta gibi hissetmemi sağlayan şey yıldızları seyretmek falan değil, yazılmış bütün kitapları, hadi bütün olmasın çok iyi yazılmış bütün kitapları -ki kötü olanları da okumak istiyorum - okumak istiyorum ancak hiç uyumadan yalnızca kitap okuyarak yaşasam bile böyle bir şeye ömrüm yetmeyecek, ve ben sonsuz zevk alacağım tonlarca kitabı okuyamadan, hatta varlıklarından bile haberdar olamadan ölüp gideceğim.
mürekkep dünya'dan bir alıntı
"Bir kitabı bir kaç kez okuyunca kalınlaşması ne tuhaf değil mi? Sanki kitabı okuduğumuz her seferde sayfaların arasında bir şeyler yapışıp kalıyor. Duygular, düşünceler, sesler kokular... Yıllar sonra o kitabı tekrar karıştırdığında kendini buluyorsun içinde, biraz daha genç halinle, biraz daha farklı olarak. Sanki kitap seni arasında saklamış gibi, tıpkı kitabın arasında kurutulmuş bir çiçek gibi, hem yabancı, hem tanıdık."
cornelia funke, mürekkep dünya sayfa 61
cornelia funke, mürekkep dünya sayfa 61
Pazar, Aralık 10, 2006
yakamoz
seneler öncesinin müziği bir hafta önceki bir geceyi hatırlatabilir ve özletebilir mi insana? o müziğin hiç dinlenmediği, o şarkının bahsinin bile geçmediği bir geceyi bir şarkı bazen ne kadar derinde hissettiriyor insana...
ankarada unuttuğum istanbul müziğiyle anakaranın uzak bir beldesinde yaşanan bir gece sızlıyor şimdi içimde.
sakin bir günün ardında gelen, güzel sözlerin söylendiği bir akşam yemeğiyle bezenmiş, kısa yürüyüşle süslenmiş bir gece. iki kişilik müzik keyfi, iki kişilik dans çılgınlığı, oyunlar... huzurlu ve hiç bir yere yetişme, hiç bir yere dönme ve hiç kimseye hesap verme telaşı olmadan durmak sadece. baş göğüste el elde durmak. uyumak ve uyanmanın sonsuz güzel birlikteliği. saçma sapan televizyon programları hakkında saçma sapan yorumlar yapmak ve keyifle izlemek gözün önünden geçen her şeyi.
o kadar o kadar çok özlüyorum ki şu an bu şarkı nedeniyle o geceyi, ağlamak istiyorum, içim sıkışıyor.
yakamoz şarkının adı, bab-ı esrar.
ankarada unuttuğum istanbul müziğiyle anakaranın uzak bir beldesinde yaşanan bir gece sızlıyor şimdi içimde.
sakin bir günün ardında gelen, güzel sözlerin söylendiği bir akşam yemeğiyle bezenmiş, kısa yürüyüşle süslenmiş bir gece. iki kişilik müzik keyfi, iki kişilik dans çılgınlığı, oyunlar... huzurlu ve hiç bir yere yetişme, hiç bir yere dönme ve hiç kimseye hesap verme telaşı olmadan durmak sadece. baş göğüste el elde durmak. uyumak ve uyanmanın sonsuz güzel birlikteliği. saçma sapan televizyon programları hakkında saçma sapan yorumlar yapmak ve keyifle izlemek gözün önünden geçen her şeyi.
o kadar o kadar çok özlüyorum ki şu an bu şarkı nedeniyle o geceyi, ağlamak istiyorum, içim sıkışıyor.
yakamoz şarkının adı, bab-ı esrar.
Perşembe, Kasım 30, 2006
Pazartesi, Kasım 27, 2006
milföy
Taksim meydanından tarlabaşı üzerinden galatasaray'a doğru giderken şişhaneye yaklaşan kısmında sağ tarafta bir lokanta var. Dışardan bakınca sıradan bir esnaf lokantası, kirli camlar, vitrinde dönen kızarmış tavuklar dandik ve sandalye ve masalar var içerde. Elinde ekpçesiyle bekleyen bir aşçı, yemeklerin sıra sıra dizili olduğu tezgahta servis yapıyor. Masaların üzerinde halk ekmekten alınmış ve teneke ekmeklikler içinde duran ekmekler, ağır cam yemekhane su şişeleri bile olabilir. İçeri giren çıkan pek yok, içerdeki bir kaç kişi de az pilav üstü kuru yiyor belli ki. Peki bu lokantayı binlerce benzerinden ayıran şey ne? Hemen söyleyeyim canım okurum, ismi. Böyle bir lokantadan beklenebilecek isimler sınırlıdır diye düşünüyorum. Mehmet Usta'nın yeri, Evim Ev yemekleri, Hasan Usta ne biliyim, tarlabaşı lokantası falan filan. Ama hayır lokantamızın ismi Milföy. Fransızca mille feuille kelimesinin türkçeleştirilmiş hali, bin yaprak anlamına gelen bir kelime çifti. hani böle dondurulmuş hamur alıp çıtır çıtır dökülen börek yaptığımız hamur, ya da en doğru haliyle her kat ince hamurun arasına sarımtırak krema ve en üste pudra şekeri kombinasyonuyla leziz dökülen pasta.
Böyle bir lokantanın ismi neden milföy olur. Adamın soyadı desek soyadı kanunu çıktığında milföy yoktu ortada, özel bi yemekleri var desek değil. Aklıam gele gele heralde sahibi milföy pastayı çok seviyordu ondan koydu düşüncesi geliyor. Takdire şayan bir düşünce kayması bence. Bende bi gün şirket kurarsam adını ya makaran ya da etli yaprak sarması koyucam.
Böyle bir lokantanın ismi neden milföy olur. Adamın soyadı desek soyadı kanunu çıktığında milföy yoktu ortada, özel bi yemekleri var desek değil. Aklıam gele gele heralde sahibi milföy pastayı çok seviyordu ondan koydu düşüncesi geliyor. Takdire şayan bir düşünce kayması bence. Bende bi gün şirket kurarsam adını ya makaran ya da etli yaprak sarması koyucam.
Çarşamba, Kasım 22, 2006
parti ortamları
bugün pek sevgili ve canımın içi ve tatlılar tatlısı doğum günü prensesi - tacı bile vardı kafasında - elifcimcimenin doğum günü partisine gittim. uzun zamandır görmediğiniz bir sürü insanın gördüğünüz partiler vardır ya. hani hepsiyle bir dönem öyle ya da böyle muhabbetiniz olan ama uzun zamandır bir şey paylaşmadığınız. bir de hani bazı yakın arkadaşlarınızın çevresi size o kadar da yakın değildir. diğer arkadaşlarını tanırsınız, bir kaç yerde içmişliğiniz, arkadaşınızın bir kaç olayında birarada bulunmuşluğunuz vardır. işte bu iki tür insanla da karşılaştım bu gün. ve şunu farkettim: Böyle ortamların vazgeçilmez bir cümlesi var "eee, sen n'apıyosun şimdi gülnazende?" gülnazendenin yerine istediğiniz ismi koyun ve sonra koyverin gitsin. herkesle ister istemez bir muhabbet açılıyor. şahsen bu cümleden bir kaç kişi dışında cevapları ilgiyle dinlemediğim için çok hazzetmiyorum. mesele bugün yalnızca volkanın ve arzunun gerçekten şu sıralar neler yaptığını merak ediyordum, bir de çağrının. bana soranların da aslında şu sıralar neler yaptığımı çok merak etmediğini biliyorum. ama işte oradasın, bin yıldır görüşmemişsin ve konuşacak geyik çevirecek konular azalmış. mecbursun yani. ortak bir noktaya gidebilmek için, sohbet açabilmek ve kaynaşabilmek için. ne de olsa "n'aber lan" geride kalmış artık. başka çare yok. her ne kadare sevimsiz bir kalıp olsa da yararlı. ben kullandım, siz de kullanın.
bu cümle faslı bittikten sonra parti elbette normal akışına döndü. volkan ve arzuyla geniş açı partisi planlandı, efendime söliim, ekinle insanlar neden evlenir konusu tartışıldı, çağrıyla iş hayatının iğrençliğinden ve çizilmesi gereken sınırlardan dem vuruldu.
hatta gecenin başında tanımadığım ecnebi bir şahıs gelip bana şöyle buyurdu " do you speak english?" yes dedim haliyle. o da bana "ı like your outfit" dedi. neyse sonra bunun benim mürebbiye kostümüm olduğundan ve ayakkabılarımın da zaten mürebbiye ayakkabıları olduğundan -yuvarlakımsı burun, alçakgönüllü, evkızı topukları, etek gömlek ve içinden gömlek yakası çıkan kazak, bi turuncu çoraplar biraz kokoş kaçıyor mürebbiyeliğe- bahsettik. muhabbetin sonlarına doğru episodic ve semantic memory ayrımından bahsediyordum. e-maili aldı ve ben de "feel free to send e-mails" gibi şahane bi cümle kurarak geceyi noktaladım.
bu cümle faslı bittikten sonra parti elbette normal akışına döndü. volkan ve arzuyla geniş açı partisi planlandı, efendime söliim, ekinle insanlar neden evlenir konusu tartışıldı, çağrıyla iş hayatının iğrençliğinden ve çizilmesi gereken sınırlardan dem vuruldu.
hatta gecenin başında tanımadığım ecnebi bir şahıs gelip bana şöyle buyurdu " do you speak english?" yes dedim haliyle. o da bana "ı like your outfit" dedi. neyse sonra bunun benim mürebbiye kostümüm olduğundan ve ayakkabılarımın da zaten mürebbiye ayakkabıları olduğundan -yuvarlakımsı burun, alçakgönüllü, evkızı topukları, etek gömlek ve içinden gömlek yakası çıkan kazak, bi turuncu çoraplar biraz kokoş kaçıyor mürebbiyeliğe- bahsettik. muhabbetin sonlarına doğru episodic ve semantic memory ayrımından bahsediyordum. e-maili aldı ve ben de "feel free to send e-mails" gibi şahane bi cümle kurarak geceyi noktaladım.
açıklama
şimdi bir takım dış ülkelerde yaşayan pek sevgili insanlar kıvır saç 1937 fotoğrafımın ardından saçlarım hep kıvır kalacak sanmışlar, ama heyhat öyle bir durum yok bu kıvırlar ilk yıkamada hakkın rahmetine kavuştular. hala eskisi gibi düz ve bildiğim.
bi de sonunda birileri bana yorum yaptı. sezgihan'a buradan teşekkürlerimi yolluyorum ben. yazı hakkındaki yorumların için teşekküler.
bi de sonunda birileri bana yorum yaptı. sezgihan'a buradan teşekkürlerimi yolluyorum ben. yazı hakkındaki yorumların için teşekküler.
Pazar, Kasım 19, 2006
geniş açı
yazı hayatına başladığım, bana birçok şey öğreten, sonradan girdiğim işlere girmemde katkısı olan, sonradan girdiğim işlerde başarılı olmamda katkısı olan, yazılarımın başka basılı yayın organlarında haber olmasını sağlayan, ilk kez bir yazımın alınıp başka birinin imzasıyla başka bir yerde basıldığını gördüğüm yer olan, benim yazınsal ve fotoğraf anlamında bugün olduğum yerde olmamda katkısı çok büyük olan insanlarda tanışmamı sağlayan, bir zamanlar hayatımın en büyük kısmını oluşturan, deniz'le uykusuz geceler ve sansasyonel fotoğraf haberleri uydurduğumuz çalışma saatlerimizin muattabbı olan ve her zaman bir parçası olmaktan gurur duyduğum Türkiye'nin en iyi fotoğraf sanatı dergisi Geniş Açı, 10 yılın ardından 50. sayısıyla yayın hayatına veda ediyor.
Tuhaf hissediyorum kendimi, keşke hiç bitmeseydi, keşke derginin ilk zamanlarındaki naif ve hevesli kalabilseydi her şey, hem biz hem de dergi.
lütfen alın Geniş Açı'nın son sayısını. Fotoğraf adına bir şeyler yapmaya çalışmış bir derginin vakur ve hüzünlü sonlanışını görmek için.
Yazarlarının gözünden Geniş Açı diye bir bölüm var dergide, orada anlatıyorum zaten hislerimi, diğerleri de öyle. alın ve görün bu sonlanışın bir avuç insana ne kadar çok ifade ettiğini görmek için.
Tuhaf hissediyorum kendimi, keşke hiç bitmeseydi, keşke derginin ilk zamanlarındaki naif ve hevesli kalabilseydi her şey, hem biz hem de dergi.
lütfen alın Geniş Açı'nın son sayısını. Fotoğraf adına bir şeyler yapmaya çalışmış bir derginin vakur ve hüzünlü sonlanışını görmek için.
Yazarlarının gözünden Geniş Açı diye bir bölüm var dergide, orada anlatıyorum zaten hislerimi, diğerleri de öyle. alın ve görün bu sonlanışın bir avuç insana ne kadar çok ifade ettiğini görmek için.
rot'un spor güncesi
Efenim, bugün yaklaşık 3,5 haftadan sonra spor salonlarındaki kariyerime geri döndüm. uzun süreli ve eğitmenimin bana kesinlikle acımadığı bir çalışmaydı. Her şeyi tam set yaptım, 30 tane yarım mekik bile çektim ki bu kadar fazla hareketi bir hafta her gün gittiğim başlangıç döneminde bile yapmamıştım. Sonuç olarak şu an her yerim ağrıyor ve yarın sabah nasıl kalkacağım konusunda derin korkularım var.
Ancak bu postu yazma amacım sizlerle ağrılarımı paylaşmak değil. Duyun beni sevgili okurlar, ben ayrımcılık yapan bir spor salonu istiyorum. Hayalimdeki spor salonunda benim gibi hiç bir aleti doğru düzgün kullanamayan ve daha alete oturmaya çalışırken bile düşme tehlikesi geçirenlerin hepsi bir arada; ceylan gibi aletten alete seken, benim daha nasıl yapılacağını bile kavrayamadığım hareketleri üçer dörder set yapanlar ise bir arada. bu gün bacak aletlerine tırmanmaya çalışırken kızın biri eğik bir platformun yanına tutturulmuş silindirlere ayaklarını takmış, kalçasına kadar gelen platforma yaslanmış bir şekilde vücudunun üstünde hiç bir destek olmadan yandan mekiğe benzeyen bir şey yapıyordu. ben onu hayretler içinde izlerken bunun benim gibi zavallıların akıllarını başlarından almak için yeterli olmadığına karar vermiş olmalı ki, bi de gitti iki eline halter alıp hareketi öyle yapmaya başladı. çok zayıf değildi, çok atletik görünmüyordu ama yapıyordu işte. benim gibi oflayıp poflayarak ve onun su içiyormuş gibi kolaylıkla yaptığı hareketleri kıpkırmızı kesilip terden sucuk gibi olarak yapanları utanç ve haset karışımı bir hisle başbaşa bırakıyor ve bir aletten öbürüne benim evde bir yataktan öbürüne serilişimdeki pervasızlıkla geçiveriyordu.
zaten benim her yerim bıngıldayarak yaptığım hareketleri yalnızla güzelliklerini korumak için yapan incecik kızlardan yeterince çekiyorum sevgili okur, bir de bu yeni tür beni çileden çıkardı. ayrımcılık yapan spor salonu arıyorum, beni kendi beceriksiz ve her yeri sallanan türümle başbaşa bıraksın, kendimi yeterli hissedince üst salona geçerim ben.
Ancak bu postu yazma amacım sizlerle ağrılarımı paylaşmak değil. Duyun beni sevgili okurlar, ben ayrımcılık yapan bir spor salonu istiyorum. Hayalimdeki spor salonunda benim gibi hiç bir aleti doğru düzgün kullanamayan ve daha alete oturmaya çalışırken bile düşme tehlikesi geçirenlerin hepsi bir arada; ceylan gibi aletten alete seken, benim daha nasıl yapılacağını bile kavrayamadığım hareketleri üçer dörder set yapanlar ise bir arada. bu gün bacak aletlerine tırmanmaya çalışırken kızın biri eğik bir platformun yanına tutturulmuş silindirlere ayaklarını takmış, kalçasına kadar gelen platforma yaslanmış bir şekilde vücudunun üstünde hiç bir destek olmadan yandan mekiğe benzeyen bir şey yapıyordu. ben onu hayretler içinde izlerken bunun benim gibi zavallıların akıllarını başlarından almak için yeterli olmadığına karar vermiş olmalı ki, bi de gitti iki eline halter alıp hareketi öyle yapmaya başladı. çok zayıf değildi, çok atletik görünmüyordu ama yapıyordu işte. benim gibi oflayıp poflayarak ve onun su içiyormuş gibi kolaylıkla yaptığı hareketleri kıpkırmızı kesilip terden sucuk gibi olarak yapanları utanç ve haset karışımı bir hisle başbaşa bırakıyor ve bir aletten öbürüne benim evde bir yataktan öbürüne serilişimdeki pervasızlıkla geçiveriyordu.
zaten benim her yerim bıngıldayarak yaptığım hareketleri yalnızla güzelliklerini korumak için yapan incecik kızlardan yeterince çekiyorum sevgili okur, bir de bu yeni tür beni çileden çıkardı. ayrımcılık yapan spor salonu arıyorum, beni kendi beceriksiz ve her yeri sallanan türümle başbaşa bıraksın, kendimi yeterli hissedince üst salona geçerim ben.
hahayt
bir pazar akşamının sıkıntı dolu geçmesini bir kez daha nilimle engelliyoruz. ikimizin de işi var ve herkes bilir ki işler pazar akşamları çekilmez olur. çünkü pazar akşamları devrilip yatmanın ve sürekli can sıkıntısından ve yapıcak bir şey olmadığından şikayet etmenin günleridir. hal böyleyken bir de gerçekten işiniz varsa bu hem pazar akşamı rutinini bozan bir çapanoğlu hem de pazartesi zaten çalışacakken çalışmanızı gerektirecek bir şey olduğu için çok sevimsizdir. e bi de zaten pazar akşamı yani... neyse biz de bu çifte bela, çifte ruh daralmasını durumunu çifte çalışmayla egale etmeye karar verdik. eskiden beraber finallere çalıştığımız gibi yine beraber çalışıyoruz ve yine o zaman ki gibi bambaşka şeyler yapıyoruz. ben motor kontrol çevirisi yapıyorum, o yönetmen yazısı yazıyor. bazı şeylerin değiştikleri halde hiç değişmemelerini çok seviyorum. nili daha da çok. neyse efendim, nilim kahve yapıyor ben çene çalıyorum burda, gidip yardım edeyim arkadaşıma.
Perşembe, Kasım 16, 2006
arnica essentiel
2 hafta önce cuma günü bendeniz maltepe carrefour'dayken şahane bir el kremiyle tanıştım. hava çok soğuktu. önce akm'nin önünde dolmuş beklerken çok sevdiğim şeffaf kokoş şemsiyen ters dönüp kırılmıştı. sonra o yağmurda ve soğukta hiç bilmediğim bir yer olan bostancı sahilindeki pinhan kafeyi bulmaya çalışmıştım. orayı bulup geçirdiğim bir kaç dakikanın ardından vildan abla - sevdiceğimin ablası olur kendisi, gelmişti ve 1-2 dakikalık kısa bir gerginlikten sonra - ne de olsa ilk yalnız buluşma- yaklaşık 3-4 saat orada koyu bir sohbete dalmıştık, kahveler kahveleri, çaylar çayları kovalamıştı. saatin 2 olduğunu fark ettiğimizde bu soğuk hava da bir ancak alışveriş merkezi paklar diyerek maltepe carrefour'a doğru yola çıktık. arabayı kapıya yakın bir yerlere park ettik ve montları arabanın bagajına yığarak içeri girdik. yürüyen bir yokuşu tırmandık ve alışveriş ormanının derinlikleri doğru yürümeye başladı. İşte tam o anda sol tarafımda bir Yves Rocher dükkanı gördüm. Yiğidimin pek sevdiği ancak 2 ay kadar önce kaybettiğim ve bir türlü yenisi alamadığım Les plaisirs nature - fraise baume nourrisant, nefis çilekli, hafifçe renk veren dudak nemlendiricisini almak üzere içeri girdim. Çilekli şekeri aldım ancak, vildan abla bana hediye olarak almak istediği içi n parasını veremedim. tam hayır ben vereyim lütfen çekişmesi yaşarken aklıma yves rocher kartım geldi. mağlubiyeti kabul edip kart bilgilerimi söylerkense, bugünlük bu kadar beleşçilik yetmez diyerek biriken puanlarımla alabileceğim bir şey var mı diye sordum. kadının cevabı hayatımı sonsuza kadar değiştirdi. "Evet" dedi başını sallayarak, "bunlardan alabilirsiniz" gösterdiği cam bir fanusun içine konulmuş tüpümsü şekilli el kremleriydi. önce burun kıvırdım ama içimdeki beleşçinin sesi susturulacak gibi olmadığı için kadının kapağını açtığı tüpü koklamak zorunda kaldım. İyi ki de kalmışım sayın izleyiciler. buram buram bir ıhlamur kokusu el kremi tüpünden yayılıyor ve beni yıllar öncesine, yayamın evine götürüyordu. o an ona sahip olmam gerektiğini anladım. daha fazla düşünmeye gerek yoktu, benim olmalıydı. "istiyorum" dedim. şimdi size bu postu yazarken sevgili okurlarım aralarda durup elime arnica essentiel 2en1 beauté & jeunesse sürüyorum. ıhlamur kokan parmaklarımla sizi de bu rüyayı yaşamaya çağırıyorum. alın, aldırın, sevin sevdirin.
Çarşamba, Kasım 15, 2006
pıff
iyi bir kitapta sinir olduğum iki şey var: sonunda bitecek ve bir daha asla "ilk defa" okunamayacak olması
Salı, Kasım 14, 2006
1701
evet sayın okurlarım. birlikte 1700 postu geride bırakmış bulunuyoruz. acı tatlı pek çok anımı, sinir krizlerimi ve midemdeki kelebekleri sizlerle paylaştığım blog yolculuğumun bu mihenk taşında da yine bir paylaşım olayına girmek bu güzide postu bir takım hislerle bezemek niyetindeyim.
hastayım. çok fena grip oldum. her bir yerlerim ağrıyor. burnum akıyor durmaksızın. böyle şıp şıp sular damlıyor.
evet bir paylaşım da gerçekleştirdiğimize göre 1701. postumu burada noktalıyor ve büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öpüyorum.
hastayım. çok fena grip oldum. her bir yerlerim ağrıyor. burnum akıyor durmaksızın. böyle şıp şıp sular damlıyor.
evet bir paylaşım da gerçekleştirdiğimize göre 1701. postumu burada noktalıyor ve büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öpüyorum.
Cuma, Kasım 10, 2006
Pazartesi, Kasım 06, 2006
mızıldanma
sanırım kötü şeyler yeniden başımıza gelmeye tam da onları beklemekten vazgeçtiğimiz ama içten içe bir korkuyla "ulaaannn yoksa?" dediğimiz anda karar veriyorlar. huzuru en yoğun hissetiğimiz, allahım nolur bozma mutluluğumu dediğimiz anda. sürekli üst üste geldikleri anda da benzer bir çizgi izliyorlar aslında. " daha kötüsü olamaz artık, daha fazlası olamaz artık" dediğimiz bir anlık küçük bir umut parçasıyla dolduğumuz, bir an için gardımızı düşürdüğümüzde hhoop yeni bir tanesi geliveriyor. sürekli beklemek mi gerekli, acı çekmemek için mutsuz olmayı sürekli hale mi getirmek gerekli? bunu bu noktadan sonra kabul etmeyi red ediyorum! bir zamanlar hayat felsefem haline gelmiş, bir zamanlar bir şekilde yaşamaya devam etmemi sağlamış bu düşünceyi red ediyorum! kabul etmiyorum. bu nasıl bir şans, bu nasıl bir hayat örgüsü bilmiyorum ama devam etmeyi red ediyorum. kolay bir hayatım olmadı, pek çoklarınınki benimkinden kat kat zordu, kabul. ama benimki de kolay değildi. şimdi tam huzura erdiğim, gündelik sorunların kıymetini anladığım ve aksiliklerimi sevebileceğimi düşündüğüm bir dönemde ölümcül ve temel sorunların yeniden başlama ihtimalini kınıyorum! senelerce yaşandı bunlar. konuşmaktan, sözcüklerin çekilebileceği yerlerden korkuldu, evden kaçılıp sokaklarda sürtüldü. ve artık bitti demişken, düzeliyor demişken, bundan sonra rahatlarız demişken hiç bir şeyin bitmemiş olma ihtimalini, bütün bu sessizliğin huzurun ve rahatlığın kısa bir aradan ibaret olması ihtimali red ediyorum! şiş gözleri, ağlamaktan kısılan sesleri ve sinir krizlerini red ediyorum! istemiyorum artık. yoruldum hiç bir işe yaramamaktan, hiç bir şeyi değiştirememekten, kimsenin hayatında fark yaratamamaktan, anlamsız bir figür olmaktan yoruldum. belki ablam yaşasaydı ve ben doğmasaydım her şey farklı olurdu. kim görmüş ki yedek oyuncunun aslından daha iyi oynadığını? ama bu düşünceye inanmayı da red ediyorum! varlığımın bir anlamı olmalı. bir şeylere yaramalıyım. fark yaratabileceğim bir hayat olmalı. bir anlamı olmalı.
Cumartesi, Kasım 04, 2006
deneme bir ki üç
yeni bir blogumuz var sayın okurlar. şimdilik deniz ben volkan yazıyoruz. biraz daha genişlemek ama abartmamak niyetindeyiz. her hafta sözlüten rastgele 3 kelime seçip, onlar üzerinde serbest çağrışımlar bir şeyler yazmak niyetimiz. bu haftanın kelimeleri, Fransızca, zıt ve seanstı. hepimiz ekledik yazılarımızı. yanda linki olacak. az sonra. bekleriz efenim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

